KISA KISA iBRET
VERiCi TARiHi GERÇEKLER.
Arnavut Yemini
Osmanlı'dan itibaren asırlardır
topraklarımız içinde kalmış olan Balkanlar ve Rumeli'nde
yaşayan kendi soydaşlarımıza dini milli kültürümüz
adına gözle görülür bir yardım eli uzatmamamıza rağmen
"Muhteşem Osmanlı!" düşüncesinin gönüllerden
silinmediğini . . .
Bugün Arnavutluk'ta "Türk" kelimesinin onlar için
doğruluk, dürüstlük , yiğitlik, efendilik ve hakbilirlik
manalarına geldiğini, . . .
Hatta o kadar ki, bazı Arnavutların kendi
aralarında bile yemin ederken: "Doğru söylemiyorsam Türk
olmayayım!"diyerek birbirlerini inandırmaya
çalıştıklarını. . .(180)
Mahluk
Yunus Nadi'nin, Ankara'da Yeni Gün isminde bir gazete
çıkartarak Anadolu'daki Milli Mücadele hareketine destek verip
devamlı M. Kemal'in lehinde yazılar yazdığını..
Daha sonraları ise aleyhte yazılar yazması
üzerine bu çarpıklığın sebebini anlayamayan Dr. Rıza
Nur'un, işin hikmetini Mustafa Kemal'e sorması üzerine onun:
"Haaa,o böyle bir mahluktur ki, aldığı
yetmez. Arada bir avucu kaşınır. O vakit aleyhte yazar. Fakat
son zamanlarda çok kaşınıyor. Matbuat idaresinin parası ve
benim verdiklerim yetmiyor. Vire istiyor. Ne çare bunu böyle idare etmek
lazım" dediğini. . (181)
Ecdadın Vakıf Çağlayanı
Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi
arzusundan doğan ve diğergamlığın
müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sayesinde
cemiyetimizin yıllarca huzur içinde varlığını devam
ettirdiğini . . .
Bu ecdad vakıfları
arasında:Kışın aç kalan kuşların beslenmesi,
Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların
sevindirilmesi,
-Koyun cinsinin ıslah edilmesi,
-Et fiyatlarının kış aylarında
yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması,
-Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi
edilmesi,
-Çalışan kadınlara sütanne bulunması,
-Hac yolunda parasız kalanlara para
dağıtılması,
-Cami ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların
temizlenmesi, -Ramazan-ı Şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi
iftariyeliklerin dağıtılması,
-Köy ihtiyarlarına elbise temin edilmesi,
-Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine
koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç
olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları
dikilmesi,
Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için
sığınak yapılması,
Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik
yapılması ve icab eden yerlere su küplerinin konulması...gibi
insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıfların
olduğunu. . .(182)
Bir Devrin İçyüzü
Aziz ecdadımızın, öldükten sonra
arkalarında bir sevap kapısı bırakmak düşüncesiyle
binbir emekle yaptırdığı vakıf eserlerinin, bir
dönemde sadece hava parası beşyüzbin lira yaparken yok pahasına
, onsekiz liraya , Ermenilere kiraya verildiğini...
Yapılan devrimlerden sonra "şapka
inkılabına aykırıdır" gerekçesiyle o güzelim
sanat eseri mahiyetindeki ecdad mezar taşlarımızın
"fesli-sarıklı" olan baş
kısımlarının
kırdırıldığını. . .
Koskoca İstanbul'da, namaz kıldırabilecek kadar
dahi bilgiye sahip insan bulunamadığından bir dönemde
Süleymaniye Camii'ne mahalle bekçisinin imam
yapıldığını . .(183) Biliyor muydunuz.?
Hak ve Batıl
Fi Zilalil-Kur'an" tefsiri yazarı büyük alim Seyyid
Kutub'a, idam edilmeden önce devrin başkanı Nasır'dan özür
dilemesi istenildiğini ve bunu yaptığı takdirde
bağışlanacağını söylediklerinde Seyyid Kutub'un
tam bir dava adamına yaraşır şekilde : , Eğer bu idam
kararı hak ise, ben bu hakka razı oluyorum. Yok eğer batıl
ise, ben batıldan özür dileyecek kadar alçalmadım" diye
müthiş bir cevap verdiğini...(184)
Kardinalin Cuma Namazı
Yunus Emre hakkında bir oratorya düzenlendiği zaman
bunu dinleyen büyük şair Yahya Kemal Beyatlı'ya oratoryayı
nasıl bulduğu sorulduğunda, Yahya Kemal'in: Kardinalin cuma
namazı kıldırmasına benziyor" diye cevap
verdiğini... (185)
İmam Malik'te İman Şuuru
Peygamber Efendimiz'in (sav): 'Beni Allah'a
yaklaştıran ilmimin artmadığı bir gün yaşayacak
olsam, o günü hayırla geçirilmeyen bir gün sayarım" hadis-i
şerifiyle amel etme şuuruyla zamanın hakkını vermeye
çalışan İmam Malik Hazretleri, nin, yemek meselesinden
dolayı kaybedeceği zamanı dahi hesap ederek def-i hacette geçecek
zamanı asgariye indirme
yollarını aradığını . . .Bu gaye
ile üç günde bir defa helaya gidecek şekilde yemek yemeyi
azalttığını...(186)
Şaraplı İftar Yemeği Tarifi
Tercüman gazetesinin genel yayın müdürlüğünü yapan
solcu Oktay Verel'li günlerin birinde Ramazan vesilesi ile hazırlanan özel
sayfanın "İftar Sofrası sütunundaki yemek tarifinde:
500 gram kuşbaşı et, yarım bardak
şarap bir kaşık tereyağı. .. vs. " diye
yazması üzerine o dönemin Büyük gazetesini çıkaran Mehmet Şevket
Eygi'nin: 'Müslüman mahallesinde salyangoz mu satılıyor?"
diyerek Tercüman gazetesini topa tutup, genel yayın müdürünü gazeteden
ayrılmak zorunda bıraktırdığını . . . ( 1
87)
Altından Nohutlar
Fatih Sultan Mehmed'in Vezir-i Azamı Mahmut
Paşa'nın, ilme hürmetinin ifadesi olarak devrin alimlerine haftada
iki defa ziyafet verdiğini. . . Sofradaki Vezir-i Azam Mahmut Paşa'
nın bu ziyafetlerde , pilavın içine önceden altından
yapılmış nohut taklidi taneleri
karıştırdığını ve bunlar kimin
kaşığına isabet ederse ona hediye ettiğini. . .(188)
Harem Yalanı
Osmanlı Harem Hayatı hakkında yazılan
eserlerin pek çoğunun ya tamamiyle uydurma veya çok eksik olduğunu...
18.yüzyılda İstanbul'da bulunmuş olan
İngiltere sefirinin eşi Lady Montagunun, "Şark
Mektupları" isimli kitabında anlattığı
Osmanlı Harem hayatı hakkındaki bilgilerin, yine bir
batılı olan ve Türkiye'de yirmiüç yıl vazife yapmış
olan Mareşal Moltke tarafından tekzib edildiğini... ( 1 89)
Bağdat Fatihi'nin Mütevazı Hayatı
Osmanlı padişahlarının en cihangirlerinden
olan Sultan lV. Murad'ın savaşa giderken seferlerde, neferler gibi
pek sade
bir hayat yaşadığını Yemek hususunda
bile askerinin karavanasına kaşık
salladığını ve çok defa kırlarda atını
eğerini başının altına yastık yaparak uyku
ihtiyacını giderdiğini...(190)
Günde Üç Yumurta Veren Tavuk
Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin Barla'daki sürgün günlerinin
birinde vakit akşama yaklaşırken elinde bir sopayla tavuk
kovaladığını ve orada bulunan köy halkından
bazılarının Üstad' a gelip tavuğu niçin
kovaladığını sormaları üzerine, Bediüzzaman'ın
gayet ibretli bir şekilde:
"Bu tavuk dün iki tane bugün ise üç tane yumurta getirdi.
Benim iktisat kaidemi bozuyor. Bu sebepten kovuyorum " cevabını
verdiğini...(191)
Bir Tarihi Yanlış Daha
Osmanlı devlet ricalinin, giydikleri samur kürkten
dolayı bazı tarihçilerin işin aslını ciddi
araştırmadan Osmanlı'nın bu devinin sefahat dönemi olarak
adlandırıp, adını Samur Devri
"koyduklarını..
Halbuki gerçekte ise, normalde giyilen kaftana
kışın ısıtıcı olması için (bugün
pardesülerde muflon kullanıldığı gibi) samur
kaplandığını ve böylece soğuk rutubetli taş
mekanlarda yaşayan o günün insanı için kış aylarında
samurun bir nevi kalorifer vazifesi gördüğünü. . .(192)
Milletin Sırtındaki Yük
Sultan Mehmed Reşad'ın ortanca oğlu
Şehzade Necmeddin Efendi vefat ettiğinde, padişahın
yakınlarının büyük üzüntüye kapılmaları üzerine Sultan
Reşad' ın tam bir tevekkülle :
Bizler zaten milletin sırtında büyük bir yük
halindeyiz. Ben bir evlad kaybettim, fakat millet bir yükten kurtuldu "
dediğini...(193)Biliyor muydunuz?
Hür Bir Esir
17. yüzyılda Ruslarla yaptığı
savaşı kaybederek Osmanlı Devleti'ne sığınan
İsveç Kralı 12. Charles(Demirbaş Şarl)' ın, Türklerden
gördüğü alicenaplık karşısında Poltava'da esir
oluyordum. Bu benim için bir ölümdü. Kurtuldum Buğ nehri önünde tehlike
daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde
ateşler püsküren güneş. . .
Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş
beni eritmek istiyordu, yine kurtuldum. Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim.
Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar
yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da
değilim. Hürüm ve istediğimi yapıyorum. Lakin yine esirim
asaletin nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar.
Bu kadar şefkatli , bu kadar yüksek kalpli, bu kadar asil ve bu kadar
nazik milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilseniz ne kadar
tatlı" diyerek şükranlarını ifade
ettiğini...(l94)
Yirmi Yüzlüler
Viranelerin yascısı" milli şairimiz Mehmet
Akif Ersoyun cemiyetteki bozuklukları görüp, insanlar arasındaki
münasebetlerdeki riyakarlık ve sahte tavırlar
karşısında dayanamayarak:
Artık iki yüzlüleri sever oldum çünkü yaşadıkça
yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım " diyerek
hayıflandığını....(195)
450 Yıllık Çevre Nizamnamesi
Çevremizin gitgide yaşanmaz hale gelip bunun ekolojik
felakete yol açan neticelerinin hergün biraz daha fazla ortaya
çıkmasıyla birlikte çevreyle ilgili haftalar tertip edip, hukuki
düzenlemelerin gündeme yeni yeni gelmesine karşılık,
Osmanlı Devleti'nin bizden tam dört buçuk asır önce, meselenin
ehemmiyetini idrak ederek Çevre Temizliği Nizamnamesi "
hazırlayıp uygulamaya koyarak problemi çözdüğünü. . .(196)
Lüks Gemi ve Tuvalet
Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek'e sahilde
rastlayan bir hayranının :
Üstad, senin bütün mücadelelerin güzel, hizmetlerin
eşsiz... Ama şu.... . .... tarafın olmasa!" diyerek tenkit
etmesi üzerine Necip Fazıl'ın tebessüm ederek:
Şu Boğaz'dan geçen lüks ve güzel gemiyi görüyor
musun? Bak ne kadar lüks ve konforlu değil mi. İşte böylesine
lüks geminin tuvaleti de vardır" cevabını verdiğini...
(197)
Abdülhamid'in Haremi
ll. Abdülhamid Han'ın karısı Müşfika
Sultan'ın, kocasının vefatından sonra ve
kızının da Avrupa'ya sürgün gitmesi üzerine, İstanbul'da
yıllarca yalnız yaşadığını...
Ayşe Sultan'ın annesini defaatle Avrupa'ya
yanına çağırmasına rağmen gitmediğini ve bunun
sebebini soranlara:Efendim pek kıskançtı. Harem ağaları
bile başlarını kaldırıp yüzüme bakmaktan men
edilmişti. Avrupaya gittiğimi yüzümü yabancı erkeklerin
gördüklerini kabrinde hissederse güceneceğini, azap
duyacağını düşündüm. Onun için de kalbime taş basarak
yıllar yılı dar-ı dünyada evladımın hasretine
katlandım" diye ibretli bir şekilde cevap verdiğini. .
.(198)
Oğlumdan Devlet Sorumludur
16 Nisan l992'de, polisin yaptığı bir
operasyonda öldürülen Dev-Sol militanı Sinan Kukul'un babası Musa
Kukul'un, gazetelere verdiği beyanatta: "Oğlum benim
yanımdayken inanıyordu. Namazını kılıyordu. Onu
devlete güvenip yatılı okula verdiğimde kaybettim
Tavuk bile kesemeyen oğlum, nasıl bu yola
düştü? Sormak istediğim devlet yatılı mekteplerinde okuyan
bir çocuk nasıl oluyor da devlet aleyhinde yönlendirilebiliyor. Sinan 'dan
ben değil, devlet sorumludur" dediğini.. .(199)
Bismark'ın Parlemento Anlayışı
Alman birliğinin kurucusu büyük devlet adamı Prens
Otto Von Bismark'ın(1815/1898), Sultan ll. Abdülhamid'in Meclis-i
Mebusan'ı kapattığını öğrendiğinde,
kendisine Padişah adına nişan getiren Ali Nizami Paşa'ya:
İyi ettiniz de meclisi fesheylediniz. Bir devlet millet-i
vahideden (tek bir miletten) teşekkül etmedikçe, parlemento o devlete ve
millete yarardan çok zarar getirir... " dediğini. . .(200)
Mehmet Akif ve Kalpak
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un Cumhuriyet'in ilk
yıllarında Ankara'ya çağırıldığını
ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken "kalpak "
meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılan Akif'in:
"Ben de bu adamların başımın içine
bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine
baktılar" diye hayıflandığını. . .(201)
Osmanlı'nın Adalet Şemsiyesi
Kurtuluş Savaşı'ndan önceki İstanbul'un
işgal yılları sırasında, birçok yerli Rum'un
taşkınlıklar yaparak Türk düşmanlığını
körüklemesine mukabil , İstanbul'da yıllarca Osmanlı'nın
adalet şemsiyesi altında huzur içinde hayat sürmüş hakperest bir
Rum olan Alerko Mandacı'nın, elinde tesbihi, başında fesi
ile dolaşıp :
``Ben bu fesin altında doğdum, bunun altında
ölürüm!" diyerek soydaşı diğer Rumlara muhalefet edip
onlarla yaka paça mücadele ettiğini . . . (202)
Batıda Kilisenin Serveti
Bugün Avrupa'da kiliseye kayıtlı olan milyonlarca
insanın maaş, ücret veya gelir vergilerinden bir bölümünün kiliseye
aidat olarak kesildiğini. . .
Bu aidatların 1991 yılı toplamının
sadece Almanya'daki karşılığının 15 milyar 700
milyon markı bulduğunu...
Ayrıca Almanya'da aynı yıl kiliseden
kaydını sildirenlerin sayısının 300.000 kişiyi
bulduğunu. (203)
Kadının Ruhu Var mı?
16. Yüzyıl Avrupa'sında, kadınların
ruhlarının olup olmadığı ve Cennet'e gidip
gidemeyecekleri meselesinin Hristiyan çevrelerde durmadan
tartışıldığını...
Yine o dönemde bir üniversite hocasının,
kadınların insan türünden olmadıklarını ispat etmek
üzere Latince tezler yazdığını ve o dönemin kraliyet
fermanlarında, kadınların dövülme meselesi ile alakalı
olarak:
"Dövme aletinin ucu keskin demir olmasın ve
açılan yara da makul bir cezanın hudutlarını
aşmış olmasın" diye hükümler yer
aldığını... (204)
Zekanın Böylesi
Bediüzzaman Hazretleri'nin bir lütf-u İlahi olarak çok
zeki bir yaratılışa sahip olduğunu...
Bir defasında ikibinbeşyüz alternatifli bir ihtimal
hesabını iki saat zarfında zihninden hesap edip
çözdüğünü...
Yine gençlik yıllarında giriştiği bir
münazaradan sonra misafir kaldığı ev sahibine dert yanarak:
Acem Ağa, bu adamlar benimle münazaraya
girişiyorlar. Vallahi azim ben, yerden ta asumana kadar, buğday
taneleri birbirine binip eklenseler, kaç tane edeceğini zihnim de hemen
bulabilir çıkartabilirim" dediğini...(206)
Osmanlı Saray Kadınları
Tarihi hadiselere önyargılı bakan birçok
batılı yazarın. Osmanlı kadınlarının saray
hayatını kendi hayat felsefelerine göre
değerlendirip,"kafes edebiyatı" çerçevesinde
senaryolaştırmasına mukabil, yıllarca İstanbul'da
yaşayan"Muhteşem İstanbul" kitabının
yazarı Gerard de Nerval'in Osmanlı saray kadınları hakkında
:
"Saray kadınlarına gelince, bunların
gerçekten birer alim olduklarını söyleyebiliriz ve bu sözümüzde
mübalağa yoktur. Çünkü saraya giren her kadın, tarih, edebiyat.
müzik, resim ve coğrafya konularında çok ciddi bir eğitime tabi
tutulur. Bu kadınların birçoğu, sanatkar veya şairdirler
diye yazdığını. . .(205)
"Sol Kolumuzu Yiyip Sağ Kolumuzla Çarpışırız"
Lid kalesinin İspanyollar tarafından muhasara edilip
kale içindeki şehirde açlığın baş göstermesi üzerine,
başları sıkışan halkın .kale muhafızı
Jan Vanderev'e müracaat ettiklerinde, kale muhafızının :
"Sizin elinizden ölmekle, düşman eliyle ölmek benim
için aynıdır. Eğer benim etim sizi doyuracaksa, beni
parçalayıp yiyiniz" cevabını verdiğini...
Jan Vanderev'in bu söz ile yüreklenen halkın sonuna kadar
kaleyi muhafaza edip, İspanyolların teslim tekliflerine
karşı
Erzakımız bitse bile sol kolumuzu keser yeriz ve
düşmana karşı sağ kolumuzla mücadele ederiz"
cevabını verdiklerini. . . "(207)
İdeal ve Menfaat
ABD eski başkanı George Bush'un, West Point Askeri
Akademisi'nde son yaptığı konuşmada "ideal" ile
"menfaat" arasındaki farkı vurgulayıp tam bir
makyavelist batılı zihniyete yakışır şekilde :
"Her şiddet hadisesine karşı koymak
durumunda değiliz... Bir milletin idealleri menfaatleriyle
çatışma halinde olmamalıdır" diyerek maskesinin
altındaki gerçek yüzünü gösterdiğini. . .(208)
Batının Pis Parmağı
"Arap Birliği " düşüncesinin,
İngilizlerin, Osmanlı Devleti'ni parçalamak için
kullandığı bir vasıta olduğunu ve böylece
İngilizlerin Arapları, İslam ümmetinden ayırmayı hedeflediklerini...
Nitekim "Baas Arap Milliyetçiliği" fikrinin de
bir Hristiyan olan Misel Eflak tarafından ortaya
atıldığını...
Yine Osmanlı'yı İslam aleminden koparmak için
ortaya atılan "Pantürkizm" düşüncesinin fikir
babasının da Vambery isimli bir Avrupalı olduğunu... (209)
Mevlana ve Uğursuzluk
Halk arasında yaygın olan batıl inançların
birinin de: Üzerinde dikiş dikilen kimsenin ağzına birşey
almamasının uğursuzluk getireceği " olduğunu...
Mevlana'nın hanımı Kira Hatun'un,
kocasının feracesini üzerinde olduğu halde dikerken içinden
'Acaba Mevlana'da mübarek ağzına birşey aldı mı?"
diye geçirmesi üzerine, Büyük Veli'nin karısına dönerek ibretli bir
şekilde: "Bunun ehemmiyeti yok, sen adamakıllı dik.
İşte ben ağzıma , Kulhuv'allahü ahad (O Allah tekdir)'
lafzını aldım.'.dediğini. . .(210)
Büyük Musibetin Haberi
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlenin Vandaki Horhor
medresesindeki talebelerine ders verdiği esnada bir karınca
yuvasındaki karınca kolonisinin,ölülerini dışarı
attıklarını görünce:Büyük bir musibet başımızda
dolaşıyor. Nasıl ki bu karıncalar ölülerini
dışarı atıyorlar,aynen öylede bu musibette de millet
ölülerini dışarı atıp sahip olamayacak diyerek,cihan
harbinin o müthiş musibetini keşfen haber verdiğini...(211)
İstiklal Mahkemeleri
Birinci Büyük Millet Meclisinin unutulmaz imanlı hatibi,
Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaşın,Elazığ İstiklal
Mahkemesinde yargılanıp hakkında beraat kararı verilmesi
üzerine büyük bir celadetle yerinden fırlayarak:Bu mahkeme çok namuslu
insanları asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü
ki,bizi asmadı diye haykırması üzerine,Elazığ
İstiklal Mahkemesinin Hüseyin Avni Bey i ömür boyu sürgün cezasına
mahkum ettiğini....(212)
Dört Kıtada Kerim Devlet
Osmanlı Cihan Devleti hakimiyetinin Orhan Gazi devrinde
Asya dan Avrupa ya...Yavuz Sultan Selim devrinde buralara ilave olarak Afrika
kıtasına....İkinci Selim tarafından gerçekleştirilen
Sumatra seferiyle de Okyanusya ya dayandığını...Bu suretle
de Devlet i Aliye yi Osmaniyenin azamet devrinde dünyanın dört
kıtasında boy gösterdiğini...(213) Biliyor muydunuz?
"Ben Bu Tefsiri Yazmazdım"
Cumhuriyet hükümetlerinin ilk Şer'iyye Vekili 'Hülasa tül
Beyan" isimli Kur'an tefsiri yazarı Konyalı Mehmed Vehbi
Efendi'nin, Bediüzzaman Said Nursi'nin İhlas Risalesini okuduktan sonra,
kendisine bu eseri veren Konyalı Hacı Sabri Halıcı'ya:
"Sabri Bey, Allah'a kasem ederim ki, sen bu eseri bana
tefsirimi yazmadan evvel verseydin ben bu tefsiri yazmazdım "
dediğini. . .(214)
Paramparça Olan Kalp
Hayatını, memleket gençliğinin ebedi hayat
prensiplerinin rehberliğinde yetiştirilmesine adamış büyük
dava adamı rahmetli Zübeyr Gündüzalp'in, asılsız ithamlarla
çıkarıldığı bir mahkemede :
"Teessür ve ızdırap karşısında
kalpten bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş' haberi
karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça
olması gerekirdi" diye haykırdığını. .
.(215)
Sünnetdaşlık
Osmanlı'nın çok güzel sünnet geleneklerinden birinin
de varlıklı ailelerin, çocuklarını sünnet ettirecekleri
zaman kendi çocuklarının sünnet düğününe fakir aile
çocuklarını da davet ederek onları da sünnet ettirdiklerini...
Böylece sünnet edilen çocuklar arasında hayat boyu
sürecek bir kardeşlik bağı(sünnetdaşlık) tesis
etmiş olduklarını.... (21 6)
Bir Mandaya Değişilen Devlet
İstanbul'un batılı emperyalistlerce işgal
edildiği yıllarda "manda" fikrinin hararetli bir
şekilde tartışıldığı günlerin birinde , o
devrin Zaman gazetesinin baş yazarlığını yapmakta olan
şair Yahya Kemal'in, kendi köşesinde bir arkadaşının
ifadesi
olan "Bu şehre girmek için Fatih Sultan Mehmed'in
her topuna doksan manda koşmuştuk. Koca saltanatı bir mandaya
değişeceğiz" diye yazması üzerine bu makalesinin
sansüre uğrayarak köşesinin beyaz çıktığını.
.. (217)
"Onların Herşeyini Berbad Ettik"
Haçlı seferlerinin başarısızlıkla
neticelenmesinden sonra batı sömürgeciliğinin İslam ülkelerine
yerleştirmenin başka yollarını arayan kilisenin,
geliştirdikleri Oryantalizm metodlarıyla yılarca sabırla
çalışarak İslam alemini ne hale getirdiklerini, yine bir
batılı olan Louis Massignon'un.
"Onların herşeyini berbad ettik felsefelerini,
dinlerini berbad ettik. Şahsiyetlerinde büyük bir boşluk meydana
getirdik. Artık anarşiye ve intihara hazır haldedirler.
Ruhlarını kaybettiler" sözleriyle ifade ettiğini...1218)
Bir Dinsizin Papaz Olan Oğlu
"Beşerin böyle dalaletleri var.
Putunu kendi yapar kendi tapar.
diyen bir dönemin edebiyat dünyasının önemli
simalarından biri, inançsız şair Tevfik Fikret'in(1867-l915):
"Sen bize bol bol ışık kucakla getir diyerek elektrik
mühendisi olmak üzere İngiltereye gönderdiği oğlu Haluk'un,
dininden ve vatanından tamamen koptuğunu ve içindeki inanma
ihtiyacından dolayı önce bir Hristiyan, daha sonra da bir kilisede
papaz olduğunu...
Yıllar sonra Amerika'da izini bulup kendisiyle
görüşmek isteyen birine de:
Siz Türk veya Türkiyeli olabilirsiniz bu beni ilgilendirmez
Ben Amerikalıyım Amerikan vatandaşıyım. Türkiye ile
iyi-kötü bir ilişkim yoktur , diyebilecek kadar tefessüh ettiğini..
Nihat Sami Banarlı'nın bu hadise üzerine:
"Fikret ailesinin talihsizliği galiba 'mendel kanununun tezahürüdür,
Bu soya çekim' kanunu, Fikretin ruhuna belki hüsran duygusunun
acısın! tattırdı. Çünkü Fikret'in ailesi henüz Müslüman
olmuş bir Rum ailesinin kızıydı ve bu ailenin tarihinde
sağa veya sola doğru birtakım iman ve ideal
değişimleri 0lmuştu.
Haluk'un Müslümanlıktan yedi asır eski bir dine geri
dönmesi, belki de böyle bir kan mirasının tecellisidir" diyerek
enteresan bir yorum getirdiğini... (219)
Tito' dan Müthiş İtiraflar
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda
harcayarak bu davasında şöhreti yurt dışına
taşmış bir insan olan Salih Gökkaya'nın, daha sonra
İslam'la müşerref olarak Hakk'a rücü ettiğini .
Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı
kasıp kavurduğu bu günlerin birinde Salih Gökkaya'nın
"Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı"
sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun
şeref misafiri olarak Belgrad'a gittiğini...
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret
ettiklerinde , hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin büyük bir
pişmanlık içinde:
"Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece
korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhatli ve
genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün
ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere
gidiş... İşte bu çıldırtıyor beni...
Dostlarımızda sevdiklerimizden, ünvan ve makamlardan ayrılmak...
Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek.. Ne korkunç birşey
anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta
bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza
veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri
nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine
gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya
alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların
takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları
insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını
Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım
Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık.
Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir
Yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu
olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır,mazlumca gidenlerle,
zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır.
Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle
keşmekeş olamaz Ben bunu vicdanen hissediyorum Öyle ki, milyonlarca
suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda
boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette Onların
ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi
nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı Marks bu
mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz
Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu
inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!"
diyerek müthiş bir itirafta bulunduğunu...(220)
"Asrın Müceddidinin Büyük Bir Talebesi Geçiyor"
Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden Albay Hulusi Bey'in tayininin
Kars'a çıkması üzerine, bindiği tren Erzurum Alvar köyünün
yakınlarından geçerken Şeyh Muhammed Lütfi Efendi'nin
kerametkarane ayağa kalkıp:Asrın müceddidinin büyük bir talebesi
geçiyor" deyip takdir ve ta'zimde bulunduğunu. .(221)
Çatırtı
Fransa İmparatoru III. Napolyon'un, o sırada
Paris'te Osmanlı Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik
Paşa'ya:"Paşa, işitiyorum, Osmanlı Devleti
çatırdıyor" demesi üzerine, Vefik Paşa'nın gayet vakur
bir şekilde:
"İstanbul buraya uzaktır , ses duyulmaz... O
duyduğunuz sizin imparatorluğunuzun
çatırtısıdır" cevabını verdiğini . . .
(222)
Şarap İmalatçısı Elçilerimiz
Eski Dışişleri Bakanlığı
sözcülerinden Vural Arıkanın Tahran Büyükelçiliği'nde
diplomatlık yaparken, memleketimizin dış politikası ile
alakalı meseleleri üzerinde oldukça faydalı (!) faaliyetlerde
bulunduğunu ,
Bu faydalı(!) faaliyetler arasında, içkinin yasak
olduğu İran'da, dışarıdan iki kamyon .üzüm getirterek
büyükelçiliğin mahzeninde bizzat üzümlerin üzerinde tepinerek şarap
imal etmenin de bulunduğunu... (223)
İzmir'de Vahşet
15 Mayıs 1919 tarihinde, İngilizlerin
kışkırtmalarıyla Ege bölgemizin incisi İzmir'i
işgal eden Yunan askerlerinin Kordon boyu'nda genç-ihtiyar, çoluk-çocuk
demeden yüzlerce insan vahşice katlettiklerini , . ,
Sahil kıyısındaki askeri gemilerde beklerken,
olanları gören ve Türk düşmanlığı ile
şartlandırılmış İngiliz askerlerinin dahi
yapılan insanlık dışı vahşete tahammül edemeyerek
gemide isyan alametleri göstermeleri üzerine, gemilerin denize açılmak
mecburiyetinde kaldığını (224)
Abdest Suyu
Otuzikinci şehit Osmanlı Padişahı
Abdülaziz Han'ın çok dindar bir padişah olduğunu ve ömrü boyunca
hiç namazını hiç terketmediğini...
Fransa Kralı ve İngiltere Kraliçesi'nin daveti
üzerine çıktığı Avrupa seyahatinda -Frenklere itimat etmeyerek
abdest suyunu dahi beraberinde götürdüğünü. . (225/a)
Daha sonraları bazı menfaati zedelenenlerce, cinayet
şebekesi kurdurularak hunharca öldürülüp hadiseye intihar süsü
verildiğini... .
Abdülaziz'in vefatını öğrenen İstanbul
halkının çok sevdikleri padişahları için "Babamız
öldü!" çığlıklarıyla sokaklara döküldüklerini . , ,
(225/b)
Biliyor muydunuz.?
İnönü ve Karabekir
Başvekil İsmet İnönü'nün, eski silah
arkadaşlarından Kazım Karabekir Paşa'nın Erenköy'deki
evini polis kuvveti ile bastırıp, Paşa'nın
"İstikIal Harbinin Esasları" isimli
hatıralarını gasbettiğini , . .
Bu hadise üzerine Cafer Tayyar Paşa ile dertleşen
Kazım Karabekir'in teesürünü ifade ederek:
"Ah İsmet!.. Her türlü insanlık hissinden
sıyrılacak kadar haris olacağına, biraz ileriyi görmek
hassasına sahip olsaydın, ne olurdu?" dediğini...(226)
Şapkanın Serencamı
Falih Rıfkı Atay'ın ifadeleri içinde:
"Müslümanlar, Hristiyanların iyisine 'makul kefere', kötüsüne
'gavur', beterine şapkalı gavur' "denildiği bir dönemde, 25
Kasım 1925 tarihinde şapka inkilabının
yapıldığını ve bu inkılaba karşı
geldikleri için 57 kişinin idam edildiğini,.. (227 /a)
.İngiliz araştırmacı yazar Paneth'in,
"Turkey at the Gross roads "ın (Türkiye Yol Ayrımında)
, , isimli kitabında o günler ile alakalı olarak:
"Avrupa şapka imalatçıları altın
günler yaşadılar. Gemiler dolusu fötr panama, kasket,ne varsa
İstanbul'a gönderildi. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka
yüklü gemisi İstanbul limanında idi zaten. Şapkanın gündeme
gelmesi ile birlikte, geminin yükü alelacele gümrükten geçirildi. Borsalino
kardeşler bu işten büyük kar elde ettiler... İstanbul'da
erkeklerin kafalarında kağıt şapkalar hatta kadın ..
şapkaları bile vardı,.," diye yazdığını...
Şapka almakta zorluk çeken memurlara hükümetin taksitle
borç para verdiğini ve bu ilk devrim hareketini, yine devrimlerin
savunucularından biri olan Halide Edip Adıvar'ın:
"Şapka kanunu, devrimlerin en beyhude ve en
sathisidir, Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması,
onu yapanlardan daha batılı bir davranıştır" diye
tepki gösterdiğini, , ,(227/b)
Kaskete Hakaret
Mahkum olarak Ankara'dan Denizli'ye sevkedilen Bediüzzaman
Hazretleri'ne mahkeme celsesi devam ederken başına takması için
bir kasket verdiklerinde, Üstad'ın kasketi alıp sandalyenin üzerine
koyarak üzerine oturduğu... Bunun üzerine savcının.."Said
Nursi şapkamıza hakaret ediyor" diye bağırması
üzerine Bediüzzaman'ın: "Ben zayıfım bu sandalye de çok
kurudur onun için altıma koydum" cevabını verdiğini .
. . (228)
Ciğercilik Mesleği
Ecdadımızda "ciğercilik " diye bir
mesleğinin bulunup. bu meslek erbabının, uzun bir
sırığın ucuna taktıkları ciğerleri mahalle
ve çarşılarda dolaştırdıklarını.,.
Yolda bu ciğerciye rastlayan hayırsever
insanların ciğerleri satın alarak etraftaki aç kedi ve köpeklere
dağıtıp sevap kazanmayı gaye edindiklerini,,...(229)
Ürpertici ifadeler
Küfür ateşinin alevlerinin göklere yükseldiği bir
asırda iman suyuyla onu söndürmeye koşan, büyük çile insanı
Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin, bu meşakkatli iman hizmeti
esnasında defaatle zulümlere maruz kalıp öldürülmek
istenildiğini ve kendisine bu zulüm silahını kullananlara
karşı:
",,. Dünyamızı, dinimiz uğrunda ve
ahiretimize her vakit feda etmeye hazırız, Sizin zalimane ve
vahşiyane hükmünüz altında bir iki sene zelilane geçecek
hayatımızı, kudsi bir şehadeti kazanmak için feda etmek,
bize ab-ı kevser hükmüne geçer, Fakat Kur'an-ı Hakim'in feyzine ve
işaratına istinaden, sizi titretmek için, size kat'i haber veriyorum
ki Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız! Kahhar bir el ile,
cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tardedilip ebedi zulümata çabuk
atılacaksınız!
Arkamdan pek çabuk sizin Nemrutlaşmış
reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur-u
İlahi'de yakalarını tutacağım, Adalet-i İlahiye,
onları esfel-i safiline atmakla intikamımı alacağım!."
diye seslendiğini..
Ve bu büyük Hak Eri'nin vefat ettiğinde geriye maddi
varlık olarak sadece ve sadece bir cübbe, bir sarık, bir cep saati ve
yirmi lira para bıraktığını. .. (230)
İstiklal Mahkemelerinin Adaleti(!)
Cumhuriyet'in ilanından sonra ikinci defa kurulan ve
1925-1927 döneminde faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri hakkında
Araştırmacı Ergün Aybars' ın:"Kararların temyizi
yoktu. Mahkemeler kararlarını vicdanı kanaatlerine dayanarak
verirlerdi, Kararın verilmesi için delile gerek yoktu dediğini...
Bu konu ile alakalı olarak mahkeme üyelerinden Lütfi
Müfit Beyin Savcı Süreyya Bey'e:
"Bizim milli bir gayemiz var. O gayeye Varmak için
asıra kanunun üstüne çıkarız. diyerek ne kadar adilane(!)
hükümler vererek yüzlerce insanın ölümüne imza koyduklarını. .
.(231)
HaIkın Hizmetinde Olan Devlet
Devletin, o ülke vatandaşının hizmetinde bir
müessese olarak çalıştığı İngiltere'de en üst
seviyedeki bir kamu görevlisinin dahi, en sade vatandaşa
yazdığı bir yazıda. veya dilekçesine verdiği cevapta:
"Sadık Hizmetkarınız-your obedient servant diye imza
attığını . . . (232)
Amerikan Mandası
İsmet İnönü'nün, memleketimizin dört bir yandan
düşman tarafından işgal edildiği günlerde kendisinin de
Milli Mücadeleci olduğunu ilan etmesine karşılık gerçekte
ise Milli Mücacdele'ye inanmayıp mandacılık taraftarı
olduğunu...
27 Ağustos l9l9'da Kazım Karabekir Paşa'ya
yazdığı mektupta :
"Bütün memleketi parçalanmadan ancak bir Amerikan
mandasına tevdi etmek yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir
diye yazdığını...(233)
Şark ve Garpta Temizlik Kültürü
Orta Çağ Fransa'sında saray ve tiyatrolarda bile
umumi helaların bulunmadığı bir zamanda, su medeniyetinin
başşehri İstanbul'da 1400'ün üzerinde umumi hela
bulunduğunu . . .
Yine aynı dönem Avrupa'sında akan su ile temizlenmenin
bilinmeyip bir kaba doldurulan su ile tekrar tekrar el yüz
yıkandığını...
Buna karşıIık Osmanlı şehirlerinin,
herbiri bir sanat şaheseri olan çeşmelerle donatılmış
olduğunu...(234)
Biliyor muydunuz?
Haysiyetli Bir Haykırış
İzmir Valisi İzzet Bey'in, Yunanlıların
İzmir'i işgal etmesi ne karşı
çıkılmamasını söylemesi üzerine il müftüsü Rahmetullah
Efendi'nin:
Vali Bey!.. Bu sakalım kanımla kızarabilir ama,
bu alına, Yunan alçağını sükunet ve tevekkülle
selamlamış olmanın karasını sürerek huzur-u İlahiye
çıkamam!" diyerek haysiyetli bir çıkış
yaptığını... (235)
Selahaddin Eyyübinin Serveti
Hayatı İla-yı kelimetullah adına hep at
sırtında geçmiş Kudüsün Haçlıların elinde
olmasından dolayı gülmeyi kendisine haram kılmış olan
büyük İslam mücahidi Selahaddin Eyyübi'nin, vefat ettiği zaman
yanında bulunan komutanlarda Mahmut Han'ın elinde tuttuğu
kılıcı havaya kaldırıp "Ey Cemaat-i Müslimin!
İşte hükümdarınızın bütün serveti bu kılıçtan
ibarettir" diye haykırdığını...(236)
Adüvvullah Cevdet
Dr. Abdullah Cevdet'in(1869/l932) (Adüvvullah Cevdet)
çıkarmış olduğu dergilerindeki yazılarıyla
hayatı boyunca İslami değerlere hücum ettiğini...
En büyük hedefinin, "halk arasında dinin nüfuzunu
kırmak olduğunu söyleyen bu ateist adamın ölüp de"
cenazesinin Ayasofya Camisi'ne getirildiğinde cemaatin cenaze namazın
kılmadığını ve bunun üzerine cenazesinin götürülmek
istendiğini... Cenaze arabası bulunmaması üzerine Fener Rum
Patrik hanesi'nden bir cenaze arabası istenip haç işaretli bu cenaze
arabasına konularak götürüldüğünü... (237)
Misk ü Amber
Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden Zübeyr Gündzalp'in
bir defasında bir Nur talebesi ile münakaşa ederken
muhatabının nefsine mağlup olup, Zübeyr Gündüzalp'in yüzüne
tükürdüğünü..
Bu menfi ve nahoş harekete o büyük insanın:
"Elhamdülillah, Nur talebesinin tükürüğü misk ü amberdir"
sözüyle mukabele ederek olgunluğunu gösterip ve muhatabına ders
verdiğini . . . (238)
"Öl de Köye Dönme"
l. Cihan Harbi'nin bütün cephelerde devam ettiği,
vatanı her tarafından barut ve kan kokusunun
yayıldığı 1915 senesi sonbaharının serin ve
yağışlı günlerinin birinde, ak saçlı beli
bükülmüş, soluk benizli ihtiyar bir ananın Bilecik İstasyonundan
"Söğüt'ün Akgünlü Köyünden Mehmed oğlu Hüseyin namlı
tazecik oğlunu cepheye uğurladığını...
Uğurlarken de: "Hüseyinim yiğit oğlum
benim!.,Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağabeylerin
Çanakkale'de şehit düştüler, Bak, son yongam sensin. Eğer
minarede ezan sesi kesilecekse camilerin kandilleri sönecekse sütüm sana haram
olsun. Öl de köye dönme!
Yolun Şıpka'ya uğrarsa dayının ruhuna
bir fatiha okumayı unutma, Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin
" diyerek bağrına basıp
uğurladığını (239)
Çok Şükür Sol Kolum Yerinde Duruyor"
Fransız ordusunun meşhur kumandanlarından
General Guro'nun Çanakkale Savaşı' ndan sonra İstanbula gelip ,
karşılaştığı ilk Türk kumandanına,
Çanakkale'de Türklerin gösterdiği destansı mücadelenin tesirinin bir
ifadesi olarak:
"Sağ kolumu Çanakkale'de verdim ama bir Türk
generalini selamlayabilmek için çok şükür sol kolum yerinde duruyor"
diyerek hayranlığını ifade ettiğini. .(240)