ÍSLAM HAKKINDA

ÍSLAM BÜYÜKLERI

Osmanli Padisahlari

Tarihten Sayfalar


BEDİÜZZAMAN SAİDİ NURSİ (Rh.a)

 

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.

İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.

Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.

Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.

Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medresetüzzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder... İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)" diyordu.

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul'a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.

Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.

"31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü. Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi.

Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis'te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van'a döndü.

Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahile kılıç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur'a, ardından Barla'ya sürüldü. Barla'da Risale-i Nur Külliyatı'nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.

1925'li yıllarda Türkiye'de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.

Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.

İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı. Problemin çözümü Kur'ân'ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.

Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.

Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.

Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

1960 yılının 23 Mart'ında Urfa’da Hakk'ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur’an talebesi" bırakmıştır.Allah ondan razı olsun.

 

Said Nursî'ye göre İsbât-ı Vâcib delili olarak Hz. Muhammed (asm)B. Said Nursî'ye göre Hz. Muhammed (asm), herşeyden önce, imanda bir mürşiddir. Kâinat, daima tazelenen nakışlarla, her biri birbirinden güzel çeşit çeşit varlıkla süslenmiş olduğu halde, insanların akıl gözünde tesadüfe bağlı bir oyuncak gibi görülürken; O Zatın getirdiği tarif ile nurlanmış ve anlam kazanmıştır. Herşey ölümle birlikte yokluğa ve hiçliğe gidiyor görünürken; O Zatın âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şekli değişmiştir. Onun tarifi ile insanların gözünde herşey canlanmış; hiçliğe atılan zavallılar değil, ebedî hayat yolundaki yolcular haline gelmiştir..

Risâle-i Nur'da isbât-ı vâcib delilleri, kelâm kitaplarında olduğu gibi sistematik bir şekilde işlenmemektedir. Müellif, isbât-ı vâcib delillerini eserlerinde bazen bütün delilleri aynı yerde, bazen de müstakil olarak farklı yerlerde izah etmektedir.
O, Allah'ın varlığını ispat eden delilleri temelde, bütün peygamberlerin marifetini şahsında toplayan "Hz. Muhammed (asm)", bütün mahlûkatı içeren "kâinat", bütün semavî kitapların ders verdiği hakikatin en yüce ifadesi olan "Kur’ân" ve insanın Allah'ı tanıma kabiliyeti taşıyan tüm duygularının merkezi hükmündeki şuur sahibi fıtrat olarak "vicdan" olmak üzere dört kategoride mütalaa etmektedir.
Hz. Muhammed delili Said Nursî'ye göre Allah'ın varlık delillerinden birincisi Hz. Muhammed'dir (asm). Nitekim asırlar boyu bütün düşünen insanların kafasını meşgul eden, her bir mevcud için sorulabilen ve her zaman cevabı aranan "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" sorularına bozulmamış her aklın kabul edeceği şekilde hakkıyla cevap veren Hz. Muhammed olmuştur. Zira o, Allah'ın rahmetinin sembolü, Hakk'ın en nurlu delili, hakikatin en parlık lambası, yaratılış
bilmecesinin keşfedicisi, kâinat hikmetinin açıklayıcısı ve mevcudattaki kemâlatın en mükemmel örneğidir.
Onun sözleri kâinatın gizemini çözen ve Cenâb-ı Hakk'ı tanıtan sözler olarak dinlenilmesi gerekmektedir. Çünkü o, kâinatın kemâlâtını keşfetmiş, mevcudatın yaratılış maksadını açığa çıkarmıştır. Her bir şeyle bu yaratılış maksadına uygun biçimde muhatap olmuş, onları bu maksada göre kullanmış ve yaratılıştaki rahmeti bulup nazarlara sunmuştur. O, küllî ve mutlak rahmeti her haliyle ilan etmektedir. Nitekim o, hakkıyla ibadete lâyık olan Allah'ın en halis kulu, ruhların sultanı, insanlığın efendisi ve iftihar vesilesi ve insanlara olan sonsuz İlâhî ihsanların en mühim bir vesilesidir.
Said Nursî, Mektubat isimli eserinde "Mu'cizât-ı Ahmediye" (19. Mektup) ana başlığı altında Hz. Muhammed'in Allah'ın varlığına açık bir şekilde delil teşkil ettiğini değişik değerlendirme ve örneklerle ispat etmektedir. Nursî'ye göre Hz. Muhammed, bütün peygamberleri ve semâvî dinleri de tasdik ederek mucizelerinin desteğiyle Allah'ın varlığını ispat etmektedir. Zira bir beşerin Allah'ın dahli olmadan böyle baş döndürücü mucizeler sergilemesi mümkün değildir. Meselâ gaybla alâkalı olarak Hz. Muhammed'in Cemel, Sıffin ve Haricilerle alâkalı gelişmeleri, Müslümanların Mekke, Hayber, Şam, Irak, İran ve Beytü'l-Makdis'i fethedeceğini, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in halife olacaklarını, hilafetin kendisinden sonra otuz sene devam edeceğini ve daha sonra bu işin saltana dönüşeceğini, Hz. Osman'ın halife olacağını ve Kur’ân okurken şehit edileceğini, Emeviye Devleti'nin zuhurunu, onların hükümdarlarının bazılarının zalim olacağını, Abbasi Devleti'nin zuhurunu, Sa'd İbn Ebi Vakkas'ın ileride büyük bir kumandan olup İslâm adına pek çok fetihlerde bulunacağını, Habeş meliki Necaşî'nin vefatını, kızı Hz.
Fatıma'nın kendisinden sonra ehl-i beyt içinde en erken onun vefat edeceğini, Hz. Ebu Zerr'e yalnız yaşayıp, yalnız vefat edeceğini, İstanbul'un Müslümanlar tarafından fethedileceğini haber vermesi gaybî mucizelerine birer örnek teşkil etmektedir.
Yine bir-iki kişiye yetecek kadar azlıkta olan bir yiyeceğin Hz. Muhammed'in duâsıyla bereketlenip yüzlerce insanı doyurması, parmaklarından akan suyla koca bir ordunun su ihtiyacını gidermesi, gibi daha pek çok mucizeyi de örnek vermek mümkündür.Hz. Muhammed, yapmış olduğu duâlarla insanlara Cenab-ı Hakk'ı tanıtmaktadır. O, yüzünü şu fani dünyanın fenasından alarak, Bâki olan Zat'a çevirmekte ve işiten herkese O'na kavuşma yakarışını duyurmaktadır. Yine o, mevcudatı bir ayna gibi görerek, o aynalarda, Allah'ın gerçek ve bâki güzellikleri görünen bütün kudsî isimlerini göstermekte ve O'nu bütün insanlığa güzel isimleriyle tanıtmaktadır.
Ayrıca Hz. Muhammed, yapmış olduğu duâları neticesinde vuku bulan ve bütün eşyaya hükmeden bir yaratıcının dışında hiç kimsenin muktedir olamayacağı mucizeleriyle de Allah'ın varlığını ispat etmektedir. Hz. Muhammed'in yapmış olduğu bu duâlara 19. Mektup'ta geniş yer verilmektedir.
Said Nursî bununla alâkalı Hz. Muhammed'in yapmış olduğu yağmur duâlarını, "Allah'ım! Ömer İbn Hattab veya Amr İbn Hişam'dan birisiyle İslâm'ı aziz kıl" diye duâ ettikten sonra Hz. Ömer'in imana gelmesini, Hz. İbn Abbas'a "Allah'ım! Ona dinde derin bir kavrama gücü ver ve ona te'vili öğret" diye duâ ettikten sonra Hz. İbn Abbas'ın "Tercümanü'l-Kur’ân" ve "Allame-i ümmet" rütbesini kazanmasını, Hz. Ali'ye "Ya Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme" duâsını ettikten sonra bu duânın bereketiyle Hz. Ali'nin ömür boyu soğuk ve sıcaktan etkilenmemesini33 örnek vermektedir.
Yine o, Hz. Muhammed'in elinin temasıyla suların tatlılaşıp güzel koku vermesi, sütsüz ve kısır keçilerin sütlenmeleri, bazı insanların başını ve yüzünü meshedip duâ ettikten sonra zuhur eden harikalar gibi mucizeleri de zikretmektedir. Bu çerçevede, Risâle-i Nur'da Rasulullah'tan rivayet edilen hâdisler yalnızca bir duâ vesilesi olarak değil, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ı tarif ederek O'nun hak ve mevcud olduğunu tasdik ettiren birer delil olarak değerlendirilmektedir.39
Said Nursî, Hz. Muhammed'in (asm) Allah'ın varlığına delil teşkil ettiğini on beş esasla dile getirmektedir. Birinci esasta, Hz. Muhammed'in zâtı, lisanı, hali ve sözleriyle bu kâinatın bir yaratıcısı olduğuna delalet ettiğini ifade eden Nursî; Hz. Muhammed'in doğruluğunun kâinat tarafından tasdik edildiğini belirtmektedir. Çünkü bütün mevcudatın Allah'ın varlığına ve birliğine delalat etmeleri, aynı zamanda Allah'ın varlığını ve birliğini dile getiren Hz.
Muhammed'i de tasdik etmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber, Allah'ın varlığına, birliğine bir delil teşkil etmektedir.
İkinci esas olarak Hz. Muhammed'in bütün peygamberlerin reisi ve bütün evliya ve asfiyanın üstadı olduğunu söyleyen Nursî, Hz. Peygamber'in pek çok mucizesiyle Allah'ın varlığını açık bir şekilde tasdik ettiğini ifade etmektedir.
Üçüncü olarak bütün bu mucizeleriyle Allah'ın varlığını ve birliğini ispat eden Hz. Muhammed, emsali görülmemiş yüce ahlâkı, peygamberlik vazifesinde ortaya koymuş olduğu eşsiz karakteri ve tebliğ ettiği dininin özellikleriyle en azılı düşmanı bile onu tasdik etmiştir. Aynı zamanda bütün bu özellikleriyle Hz. Muhammed, mevcudattaki kemalâtın ve yüce ahlâkın temsilcisi ve üstadı olmuştur.Dördüncü olarak Allah, mucizeleri Hz. Muhammed'in eliyle yaratarak, Hz. Peygamber'in Allah hesabına konuştuğunu ve O'nun kelâmını tebliğ ettiğini göstermektedir. Onun en büyük mucizesi olan Kur’ân ise, Hz. Peygamber'in Allah'ın bir tercümanı olduğunu ispat etmektedir. Aynı zamanda o, kendi zâtında ihlası, takvası, ciddiyeti, emaneti ve diğer bütün hal ve tavırlarıyla, Allah namına konuştuğunu ve hareket ettiğini göstermektedir. Nitekim onu dinleyen bütün ehl-i keşif ve tahkik, onun kendi kendine konuşmadığını ve Kâinatın Halıkının onu konuşturduğunu dile getirmektedir.Beşinci olarak Hz. Muhammed, ruhları görmekte, meleklerle sohbet etmekte, cinleri ve insanları irşad etmektedir. O, cinlerin, ruhanilerin ve meleklerin bile üstünde ders almaktadır ve kâhinler gibi gaipten haber verenler, cinler, ruhaniler, melekler ve hatta bazen Cebrail bile onun haberlerine karışamamaktadır.
Altıncı olarak, melek, cin ve beşerin efendisi olan Hz. Muhammed, kâinat ağacının en nurlu ve mükemmel meyvesi, İlâhî rahmetin sembolü, Allah'ın varlığının en belirgin delili, kâinat sırlarının anahtarı, yaratılış bilmecesinin keşf edicisi, kâinattaki hikmetlerin şerh edicisi, İlâhî saltanatın ilan edicisi olması itibariyle mevcudattaki mükemmelliklerin numunesidir. İşte bütün bu vasıflar, Hz. Muhammed'in kâinatın ille-i gaiyesi olduğunu göstermektedir.
Yani Allah, Hz. Peygamber'e (asm) bakıp kâinatı yaratmıştır. Bu noktada Allah, Hz. Muhammed'i yaratmasaydı, kâinatı dahi yaratmazdı demek mümkündür. Nitekim onun, cin ve insanlara getirdiği Kur’ânî hakikatler, iman nurları ve şahsında müşahede edilen yüce ahlâk bu hakikati ispat etmektedir.
Yedinci olarak, Hz. Muhammed öyle bir din ve şeriat getirmiştir ki, bu din iki cihanın saadetini temin edecek düsturlar ihtiva etmektedir. Yine o, kâinatın gerçeklerini ve vazifesini, Allah'ın sıfat ve isimlerini beyan etmektedir. Onun getirmiş olduğu İslâmiyet ve şeriat, öyle mükemmeldir ve öyle bir surette kâinatı kendiyle beraber tarif etmektedir ki, onun mahiyetine dikkat eden, o dinin, bu güzel kâinatı yapan zâtın, o kâinatı kendiyle beraber tarif edecek bir beyannamesi ve tarifesi olduğunu anlayacaktır. Bir sarayın ustasının, o saraya münasib bir tarife yapması ve kendini vasıflarıyla göstermek için, bir tarife kaleme alması gibi; İslâmiyet'te öyle bir yücelik görünmektedir ki, bu durum İslâmiyet'in kâinatı halk ve tedbir eden yüce Zât'ın kaleminden çıktığını göstermektedir.Sekizinci olarak buraya kadar anlatılan sıfatların sahibi olan Hz. Muhammed, âlem-i şehadete yönelik, âlem-i gayb namına, cin ve insanların başları üzerine ilân ederek; gelecekte zuhur edecek olan kavim ve milletlere hitap edip öyle bir çağrıda bulunmaktadır ki, bu çağrıyı bütün cinlere, insanlara ve yerlere dinlettirmektedir.
Dokuzuncu olarak onun bu çağrısını bütün asırlar dinlemektedir. Onuncusu, Hz. Muhammed bu çağrısını hiç korkusuzca, herhangi bir tereddüt ve telâş göstermeden yapmaktadır. Onbirincisi o, bu çağrısını öyle bir güç ve kuvvetle yapmıştır ki, insanların beşte biri bu sese karşı "Lebbeyk" demiş ve kabul etmişlerdir. Onikincisi, o bu dâvetini öyle bir ciddiyetle yapmakta ve müntesiplerini öyle güzel bir surette terbiye etmektedir ki, her asırda taraftar bulmaktadır. Onüçüncüsü Hz. Muhammed tebliğ ettiği esasların sağlamlığına öyle inanmaktadır ki, bütün dünya toplansa, onu bir hükmünden geri çevirip pişman etmesi mümkün değildir. Bu hakikata onun bütün hayatı şahitlik etmektedir.
Ondördüncü olarak Hz. Muhammed, dâvetini öyle bir itimat ve kararlılık içinde yapmaktadır ki, bu uğurda kimseden minnet almamakta ve herkesten evvel kendisi amel edip kabul ederek getirdiği esasları ilân etmektedir. Buna en büyük şahit ise dost ve düşmanca malûm ve meşhur olan zühd ve takvasıdır. Onbeşinci olarak, onun getirdiği dine herkesten çok itaatı, Yaratıcısına karşı kulluğu ve takvası göstermektedir ki, o, ezel ve ebed sultanı olan Allah'ın elçisi ve en hâlis kuludur.Netice itibariyle buraya kadar zikredilen on beş esastan anlaşılmaktadır ki, Hz. Muhammed bu on beş esasta ifade edilen sıfatlarıyla, hayatı boyunca "Bil ki, Allah'tan başka ilah yoktur"51 hakikatini seslendirmiş ve Allah'ın varlığını ve birliğini ispat eden bir delil olmuştur.52
Nursî'ye göre Hz.
Muhammed (asm), herşeyden önce, imanda bir mürşiddir. Kâinat, daima tazelenen nakışlarla, her biri birbirinden güzel çeşit çeşit varlıkla süslenmiş olduğu halde, insanların akıl gözünde tesadüfe bağlı bir oyuncak gibi görülürken; O Zatın getirdiği tarif ile nurlanmış ve anlam kazanmıştır. Herşey ölümle birlikte yokluğa ve hiçliğe gidiyor görünürken; o zatın âlemde yaptığı inkılab ile âlemin şekli değişmiştir. Onun tarifi ile insanların gözünde herşey canlanmış; hiçliğe atılan zavallılar değil, ebedî hayat yolundaki yolcular haline gelmiştir. Onun getirdiği nur sayesinde, her şey, birbirinin düşmanı olarak görülmekten kurtularak, aynı Yaratıcının kendisini tanıtmak üzere görevlendirdiği birer vazifeli memur, birbirinin yardımına koşan birer dost ve kardeş olarak görülmeye başlanmıştır. Ki, onun getirdiği iman nuru olmasaydı, tam bir yardımlaşma içinde görev yapan mevcudat sahipsiz, ehemmiyetsiz ve yok olmaya mahkum zavallılar olarak görünecekti.
Ayrıca Hz. Muhammed'in (asm) getirmiş olduğu iman nuru sayesinde kâinat terakki edererek, "Hikmet-i Samedaniye Kitabı" ünvanını almıştır. Ve yine Onun vesilesiyle insan, hayvanların seviyesini aşarak, zaafının kuvveti, aczinin kudreti, kulluğu ve aklıyla hilafet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Netice itibariyle Hz. Peygamber (asm) olmasaydı kâinattaki her şey adem hükmünde kalacak ve bunların herhangi bir kıymet ve ehemmiyeti olmayacaktı. Nitekim "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" hadis-i şerifi de bu hakikati ifade etmektedir.Allah Rasulü, dost ve düşmanın ittifakıyla mahlukat içinde en yüksek ahlâk sahibidir. O, uluhiyete karşı en parlak bir şekilde ubudiyette bulunmuş, en yüksek bir ses ile tevhidi ilan ve Allah'ın isimlerine en yüksek mertebede âyinedarlık etmiştir.
Allah'ı en iyi bilen ve bildiren yine O'dur. Said Nursî, Allah Rasulü'nü, bir "marifetullah muallimi" olarak isimlendirmektedir. Bu öyle bir muallimdir ki, öğrettiği her bir şeyin özünde tevhid vardır. Nitekim o, bütün peygamberler gibi tevhid davasında bulunmuş ve tevhid hakikatlerini tafsil etmiştir.Netice itibariyle Said Nursî, Risâlet semasının güneşi, bütün peygamberlerin efendisi, Kur’ân'ın tercümanı, şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber ve en mükemmel üstad olan62 Muhammed-i Arabî'nin (asm) her söz ve hareketinin Cenab-ı Hakk'ın varlığını ispat ettiğini ifade etmektedir. Diyen büyük İslam alimi Bediüzzaman Saidi Nursi (rh.a) den Allah razı olsun ve gani gani rahmet eylesin. Amin .

Bediüzzaman Saidi Nursi Diyorki: *** Saçlarım adedince başlarım bulunsa ve hergün biri kesilse hakikati Kuraniye ye feda olan bu baş zındıkaya teslimi silah etmeyecek ve davasından vazgeçmeyecektir.***

 

*** Ben yetmiş beş yaşındayım, dünya zevkleri namına bir şey bilmiyorum.  Bütün ömrüm harp meydanlarında, memleket zindanlarında,  memleket hapishanelerinde geçti. Defalarca zehirlendim; diyar diyar sürgüne gönderildim. Çekmedigim cefa, görmedigim eziyet kalmadı...***

 

Merhum Ali Ulvi Kurucu (Rh.a) nun Bediüzzaman Sai,di Nursi hakkında yazdıgı şiirle konumuzu noktalayalım. Allah (cc) kendisinden razı olsun gani gani rahmet eylesin.amin...

 

GÖNÜLLER FATİHİ BÜYÜK ÜSTADA!

Nuruyla bütün gönlümü fetheyleyen üstad,
Gönlüm seni, kudsî heyecanlarla eder yâd..
İlhamıma can geldi beraet haberinle,
Mü'minleri şâdeyleyen ulvî zaferinle..

Sıyrıldı ufuklardan o kasvetli bulutlar,
Göklerde melekler, bu büyük bayramı kutlar.
Milyonların imanını kurtardı cihadın,
Par-par yanar imanlı gönüllerdeki yâdın..

Coşturmada imanları, binlerle vecizen,
Tarihini kudsî heyecanlarla süzerken..
İlhamımı mestetti tecellâ-yı cemalin,
"Fâtih" gibi rehberleri andırmada halin..

Dağlar gibi sarsılmadın, en korkulu günlerde,
Her ânı ölümler dolu tazyikın önünde,
Dünyalara dehşet salıyor sendeki iman,
Sarsılmayan imanına düşman bile hayran..

Rehber sana zira "Yüce Peygamberimiz"dir,
Ölmez eserin: Gençliğe gösterdiğin izdir..
Kur'an-ı Kerim'in ezelî feyzine erdin,
İnsanlığa, iman ve kemal dersini verdin..

Ey başlara cennetlerin ufkundan inen tac!...
Âlem senin irfanına, irşadına muhtaç..
Derya gibi nurlar taşıyor her eserinden,
"Allah"a giden Nurcuların rehberisin sen..

Cennetteki âlemleri seyretmede gözler..
Hikmet dolu her cümlede, Kur'andaki nur var,
Her lem'ada, binbir güneşin huzmesi çağlar..

"Nur yolcusu" insanlığa örnek olacaktır,
Kudsî heyecanlarla, gönüller dolacaktır..
Mefkûresi, günden güne erdikçe kemale,
Gark olmada iç âlemi, en tatlı visale..

Coştukça denizler gibi kalbindeki iman,
Bin ders-i hakikat veriyor ruhuna Kur'an..
Âzadedir İslâmı saran tehlikelerden,
Davası temiz çünki siyasî lekelerden..

Her hamlesinin kuvve-i kudsiyesi vardır,
Vicdanları mesteyleyen ulvî sesi vardır..
Aşkın ezelî sırrına erdikçe gönüller,
Yer yer donatır ufkunu sevda dolu renkler..

Bir ülkeyi baştan başa fetheyledin ey Nur!
Nurun olacaktır, bütün insanlığa düstur..
Kur'an seni teyid ediyor mu'cizelerle,
Ey şanlı gönül fâtihi hiç durmadan ilerle,

Tarih-i hayatın doludur hârikalarla,
Hiç sönmeden âlemde güneşler gibi parla..
Manzume-i Şemsiyeyi temsil ediyorsun,
Heybetli fezalarda hız almış gidiyorsun..

İmanlı nesiller seni takib edecektir,
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir..
Tarihi aşarken sen o iman dolu hızla,
Milyonları aşmış bütün evlâdlarınızla..

Birden açılır ruhuma esrarlı bir âlem,
Vasfeyleyemez aşkımı, şiirimdeki nâlem....(figan)

 

Allah (cc) Bu büyük İslam alimi, Bu büyük İslam mücahidinden razı olsun. Kendinden sonrakilere bir nur hüzmesi gibi ışık saçan, Kuran, Sünnet Din, Mukaddesat yolunda büyük bir mücadele örnegi veren Saidi Nursi hazretleri aynı zamanda büyük bir Teblig üstadı da oldugunu Bizzat yaşantısıyla göstermiştir. Cenabı Rabbulalemiynde sevdigi kulunu bütün Müslümanlara sevdirmiştir. Bizleride Allah (cc) Şeytanın kulu kölesi olmaktan muhafaza buyursun. Ehli Sünnet yolundan ayırmasın.Sıratı müstakime saglam tutunanlardan eylesin.Amin... Sermed.