NAMAZ'IN
SIFATLARI:
Önce "Sıfat" mefhumu üzerinde duralım. Sıfat, lûgatta masdardır. Örf'te ise; farz, vacib, sünnet ve
menduba şamil olan bir keyfiyettir. İbn-i Abidin: "Sıfat ve
vasıf kelimeleri aynı kökten türeme, iki masdardırlar. Kelâm
ûleması, bunların arasında fark görmüş: "Vasıf,
tavsifi yapan şahısla, sıfat ise tavsif edilen şeyle
bulunur" demişlerdir. Lakin kamusun sözü, sıfatında lugat
itibariyle mevsufta bulunacağına delâlet eder. Şu halde
sıfat bazen masdar, bazen isim olur, vasıf ise yalnız
masdardır. Fetih ve Bahır'da şöyle denilmiştir: "Bazen
vasıf kelimesinden, sıfat murad edildiği inkar olunamaz. Ama
bununla lügaten birleşmek lazım gelmez. Çünkü vasfın da masdar
olduğunda şüphe yoktur." Bu sözden
anlaşıldığına göre; vasıf kelimesi bazen isim
olarak mecazen sıfat manasına kullanılır"
buyurmaktadır. Namazın sıfatlarından murad; namazın
sahih olması kendisine bağlı olan şeylerdir. Kolay
öğrenilmesi için birçok kitapta "Namazın içindeki farzlar"
tabiri kullanılmıştır. Şimdi bunları izaha gayret
edelim.
TAHRİME (İLK TEKBİR):
İmam-ı Merginani: "Namazın farzları altıdır.
Tahrime (iftitah tekbiri) bunlardan birisidir. Zira Allahû Teâla (cc) "Ve
Rabbini büyükle (Ta'zim'le zikret, tekbir getir)" buyurmuştur. Bundan
murad iftitah tekbiridir" hükmünü zikretmektedir. Molla Hüsrev:
"Namazın bir kısım farzları vardır. Bunlardan
birisi de tahrimedir. "Tahrim" bir şeyi haram kılmaktır.
Tahrime ilk tekbire tahsis edilmiştir. Zira ilk tekbirle birlikte; namaza
başlamadan önce mübah olan (Yemek, içmek, konuşmak vs.) şeyler
haram olur buyurmaktadır. İbn-i Abidin'de aynı hususa
işaretle: "Kendisi ile namaza girilen cümleye "Tahrime"
denilmesi, namaza başlamazdan önce mübah olan şeyleri haram
kıldığı içindir. Sair tekbirler böyle değildir"
hükmünü zikreder. Hanefi fûkahası Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Namazın tahrimi (haram kılması) tekbirdir" Hadis-i
Şerifini esas almıştır.
Namaza "Allahû Ekber" lafzı ile
başlamak efdaldir. Tahrime ile namaza başlanılabilmesi için
ayakta olmak şarttır. Herhangi bir özre mebni olmaksızın
oturarak tekbir getirmekle, farz namaza girilemez. Eller iki kulak
hizasına kaldırılır. Molla Hüsrev: "İki el (kulak
hizasına) kaldırıldıktan sonra tekbir alınır. Essah olan kavil budur. Zira iki eli kaldırma işinde, Allahû
Teâla (cc)'dan başkasından kibriyayı (Azameti, büyüklüğü)
uzaklaştırma, reddetme vardır" hükmünü zikreder. Bu mahiyet
iyi tefekkür edilmelidir. Bir mü'min namaza başlarken; Allahû Teâla
(cc)'dan başka hiçbir hüküm koyucunun olmadığını,
bütün tağutları ve putları reddettiğini ilan eder!..
Tağuti güçlerle işbirliği yapan ve onların hakimiyetleri
için gayret sarfeden kimseler; ne kadar namaz kıldıklarını
iddia ederse etsinler; "Tahrime"yi bile hakkı ile eda edemezler.
Dilsiz olan kimseler "Niyetleri" ile namaza
başlamış olurlar. Ayrıca dillerini oynatmaları
lazım değildir. Kadınlar, ellerini omuzları hizasına
kadar kaldırarak "Allahû ekber" deme durumundadırlar. Sahih
olan budur. Zira onlar için; tesettüre daha uygun olan, şekil böyledir.
KIYAM: İmam-ı Merginani:
"Namazın farzlarından birisi de kıyamdır. Zira Allahû
Teâla (cc)'nın "Allah için namaz kılarken ayakta durunuz"
kavli vardır" hükmünü beyan eder. Kıyam; farz ve vacib
namazlarda farzdır. Bunun haddi; bir kimsenin iki elini
uzattığı zaman dizlerine yetişemez
olmasıdır" Nafile olan namazlarda kıyam farz değildir.
Resûl-i Ekrem (sav): "Ayakta olduğun halde namaz kıl. Eğer
buna kadir olamazsan oturarak kıl. Eğer buna da kadir olamazsan yan
yatarak kıl. Eğer buna da kadir olamazsan sırt üstü yatarak
namaz kıl" buyurmuştur. Bir kimse, ayakta durmaya (Kıyam'a)
kadir olduğu halde, oturarak farz namazı kılarsa, onun
namazı caiz olmaz.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sağ elini, sol elinin üzerine göbeğinin
altında koymak sünnettendir" Hadis-i Şerifini esas alan hanefi
fûkahası; namaz kılan kimse; kıyamda iken, sağ elini sol
elinin üzerine koyar hükmünde ittifak etmiştir.
KIRAAT: Molla Hüsrev: "Namazın
farzlarından birisi de kıraattır. Allahû Teâla (cc)'nın;
"Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyunuz" emri şerifine
göre, kıraatın farz olan miktarı bir Ayet-i Kerime'dir. Bir
Ayet-i Kerime'den azı bi'licma kıraat değildir" hükmünü
beyan eder. Farz, vacib ve nafile namazların tamamında Kur'an-ı
Kerim okumak farzdır. İmam-ı Malik (rh.a) "Namaz ancak
fatihatü'l kitab ve onunla beraber bir sûre ile olur. Başka olmaz"
Hadis-i Şerifini esas alarak; fatiha'nın ve onunla birlikte bir
sûrenin kıraatının farz olduğuna kaildir. İmam-ı Şafii
(rh.a): "Namaz ancak Fatihatü'l kitab ile olur" Hadis-i Şerifini
esas alarak, namazda "Fatiha" okumanın farz olduğuna
hükmetmiştir. Hanefi fûkahası: "Bizim için delil
"Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyunuz" Ayet-i
Kerime'sidir. Haber-i vahid olan Hadis-i Şeriflerle bunun üzerine ziyade
(Yani farz tayin etmek) caiz olmaz. Ancak haber-i vahid olan Hadis-i
Şerif'ler amel etmeyi gerektirir. O halde Kur'an-ı Kerim okumak
"Farz", Fatiha Sûresi'ni okumak "Vacib"tir. Hatta namaz
kılan kimse; Fatiha Sûresi'ni okumayı terk etse, namazı iade
etmesi emrolunur" hükmünde ittifak etmiştir.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim imamla namaz
kılarsa, imamın kıraatı onun için de
kıraattır" Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası,
"imama uyan kimsenin kıraatı şer'an menedilmiştir"
hükmünde ittifak etmiştir. Zira kıraatın sükûtu imama uyma
zaruretinden ileri gelir.
İmam Fatiha Sûresini okuyup bitirdiği zaman
"Amin" der ve imama uyan kimseler de "Amin" derler. Resûl-i
Ekrem (sav): "İmam amin dediği zaman, amin deyiniz"
buyurmuştur. İbn-i Mesû'd (ra)'un rivayet ettiği Hadis-i
Şerife göre cemaat "Amin" kelimesini gizli deme
durumundadır. Zira o dua hükmündedir.
RÜKÛ: Molla Hüsrev:
"Namazın farzlarından biri de rükû'dur. Namaz kılan kimse
başını eğerken "Tekbir" alır. Zira Resûl-i
Ekrem (sav), başını eğerken ve kaldırırken tekbir
alırdı. Musalli sırtını düz tutarak rükû eder. Hatta
rükû halinde iken; sırtına su dökülse, dökülen bu su
sırtında durmalıdır" hükmünü beyan etmektedir. Resûl-i
Ekrem (sav)'in; Hz. Enes (ra)'e hitaben: "Rükû ettiğin zaman ellerini
dizlerinin üzerine koy ve parmakların arasını aç"
buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası bu halde iken
parmakların açılmasının mendûb olduğunda müttefiktir.
Ayrıca "Sizden birisi rükû ettiği zaman, rükû'da üç defa
"Sübhane Rabbiye'l Aziym" desin" Hadis-i Şerifi esas
alınarak, "tesbihin en azı budur" denilmiştir. Cemaat
halinde namaz kılınırken imam, "Semiallâhu limen
hamideh" (Allah kendisine hamd edenlerin hamdini kabul buyurur)
dediği zaman, imama uyan kimsenin "Rabbenâ leke'l-hamd" demesi
de sünnetle sabittir.
Namaz kılan kimse; başını rükû'dan
kaldırdıktan sonra düz olarak ayakta durur. İtmi'nân'dan
başkası sünnettir. İtmi'nân: Mafsalları yerine oturuncaya
kadar uzuvların sükûnet bulmasıdır. Bundan başka olan rükû
tekbiri, parmakların açılması, tesbih, tahmid, tesmi ve düz
olarak ayakta durmak sünnetlerdir. Ta'dili erkândan olan rükû'daki durma
"İtmi'nân" vacibtir. Rükû ve sücûd'daki tesbihlerin en azı
üç, ortası beş ve en mükemmeli de yedi defa söylemektir.
SÜCÛD (SECDE ETMEK):
Namazın farzlarından birisi de secde etmektir. Namaz kılan kimse
"Secde" için tekbir alır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Yedi aza
üzerine secde etmekle emrolundum" Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi
fûkahası, burun ve alın üzerine secdenin farz olduğu hususunda ittifak
etmiştir. Ayrıca: "Kul secde ettiği zaman onun her uzvu
secde eder. O halde namaz kılan kimse, gücü yettiği kadar
uzuvlarını kıble tarafına çevirsin" Hadis-i
Şerifi, iki ayak parmaklarının da kıbleye çevrilmesinin
gerektiğini belirtmektedir. İbn-i Abidin: "Lugatta secde tevazûu
manasına gelir. Kamûs, muğrib sahibi onu "alnı yere
koymaktır" diye tefsir etmiştir. "Bahır" da
şöyle deniliyor: "Secdenin hakikatı maskaralık olmayacak
şekilde yüzün bir kısmını yere koymaktır. Burun da
tarife dahil, çene ve yanak hariçtir. Ama secde halinde ayaklarını
kaldırırsa ta'zim ve tebcil olmaktan ziyade oynamaya daha çok benzer.
Meselenin tamamı "Bahır" üzerine
yazdığımız derkenardadır. Özrü olmayan kimse alnı
ve ayakları ile secde etmelidir. Sadece burun üzerine secde ile yetinmek
için tercih edilen kavle göre, özür şarttır, nitekim gelecektir.
Halebi diyor ki: "Sonra sadece alnı üzerine secde etmekle
yetinecekse, az bile olsa alnının bir cüzünü yere koymak farz,
ekserisini koymak ise vacibtir." Secde halinde ayaklardan bir parmağın
yere değmesi kafidir. Secdenin tekrarı tabbudi bir iştir. Yani
ekseri ûlemanın kavillerine göre manasına akıl ermeyen bir
iş olup, ibtilâ ve imtihan için emir olunmuştur. Bazıları
şeytanı çatlatmak için emir edildiğini söylerler ve
"Şeytan bir defa bile secde etmedi. İşte biz iki defa secde
ediyoruz" derler" hükmünü zikretmektedir.
Hanefi fûkahası: "Teabbüdî
olduğu ve illetlerinin akılla kavranılamayacağı sabit
olan hükümlerde kıyasın geçerli olmayacağı" hususunda
ittifak etmiştir. İki
defa secde etmek de, teabbu'dî'dir. İbn-i Abidin: "Ulemâ teabbüdî
emirler hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bunlar Allahû Teâla (cc)
indinde bir hikmetinden dolayı meşru olup, bu hikmet bize gizli mi
kalmıştır, yoksa böyle değil midir? Ekser ûlema birinciyi
tercih etmişlerdir. Akla yatan da odur. Çünkü
istikra (sayım) göstermiştir ki, Allahû Teâla (cc)'nın adeti,
hikmetinden hali değildir. Yararlı şeyleri emir,
zararlıları yasak eder. Binaenaleyh bize meşru
kıldığı bir şeyin hikmeti anlaşılırsa
makûl deriz, hikmeti anlaşılmazsa ona da teabbüdi ismi veririz.
İlim ve hikmet Allahû Teâla (cc)'ya mahsustur" hükmünü beyan
etmektedir.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizden birisi secde ettiği zaman, secde
halinde iken üç defa "Sûbhane Rabbiye'l-âlâ" desin"
buyurduğu bilinmektedir. Birinci secdeden sonra tekbir getirir ve
başını kaldırır.Tam manasıyla oturduktan sonra
tekbir getirir ve ikinci secdeyi yapar. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Sonra
başını kaldır, o şekilde kaldır ki,
oturduğun halde dimdik bir vaziyette olsun" buyurmuştur.
Secde eden bir kimse, secde halinde iken ayaklarını yere koymazsa,
secdesi caiz olmaz. Şayed özürsüz olarak secde esnasında
ayaklarından birini yere koymuş olsa (diğerini kaldırsa) bu
durumda secdesi kerahetle caiz olur. Münye şerhinde de böyledir. Esas olan iki
ayağında yerde olması ve parmakların kıbleye
doğru çevrilmiş bulunmasıdır. Ayağı yere koymak
demek, ayak parmaklarını yere koymak demektir.
KA'DE-İ AHİRE VE
TEŞEHHÜD:
Namaz kılan kimse namazın iki secdesinden sonra sol
ayağını yayar ve üzerine oturur. Sağ ayağını
diker ve parmaklarını kıbleye yöneltir. Hz. Aişe
(R.anha)'dan rivayet edilen oturma şekli budur. Son ka'dede teşehhüd
miktarı beklemek; farz namazlarda da, nafile namazlarda da farzdır.
Hatta bir kimse iki rek'at namaz kılsada sonunda oturmasa (Ka'de-i Ahire'yi
terketse) o kimsenin namazı fasid olur. Hûlâsa'da da böyledir.
Hz. Abdullah b.
Mes'ûd (ra)'den teşehhüd'le ilgili olarak rivayet edilen şudur:
"Resûl-i Ekrem (sav) elimden tuttu ve bana teşehhüd'ü öğretti.
Tıpkı bana Kur'an-ı Kerim'den bir sûreyi öğretir gibi
öğretti." Hanefi fûkahası Ka'de-i Ahire'de
Resûl-i Ekrem (sav)'in Hz. Abdullah İbn-i Mes'ûd'a öğrettiği
teşehhüdün okunmasını esas almıştır. Bu
teşehhüd şudur:
[Ettehiyâtü li'llâhi ve's-salevâtü ve't-tayyibâtü
Es-selâmü aleyke eyyühe'n nebiyyü ve rahmetu'llâhi ve berekâtüh. Es-selâmü
aleynâ ve alâ ibâdi'llâhi's-sâlihin. Eşhedü en lâ ilâhe illâ'llah ve
eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû]
Manası: Bütün ta'zimler, dualar
ve her türlü ibadet yalnız Allahû Teâla (cc)'yadır. Ey mertebesi yüce
olan Nebi!.. Allahû Teâla (cc)'nın rahmeti ve bereketi, selâmı senin
üzerine olsun. Bize de selâm olsun, Allahû Teâla (cc)'nın sâlih
kullarına da selâm olsun!.. Allahû Teâla (cc)'dan başka ibadet
edilecek bir ilah (put, tağut vs..) olmadığına şehadet ederim. Ve
yine şehadet ederim ki; Hz. Muhammed (sav) Allahû Teâla (cc)'nın bir
kuludur ve O'nun Resûlüdür.
Hanefi
fûkahası "Ka'de-i Ahire'nin farz, teşehhüd'ün ise
"Vacib" olduğu hususunda müttefiktir. Teşehhüd'ün
vacib olması Resûl-i Ekrem (sav)'in Hz. Abdullah İbn-i Mesûd (ra)'a
hitaben: "Şayed sen bunu söylersen (Teşehhüd'ü okursan)
şüphesiz ki namazın tamam olur" buyurması sebebiyledir.
Namaz kılan kimse; sabah namazı gibi iki Rek'at'lık farz namaz
veya dört Rek'at'lık farz namaz kılıyorsa, son Rek'at'ta
teşehhüd'ü okuduktan sonra Resûl-i Ekrem (sav) üzerine selâvat getirir. Bu da sünnettir. İmam-ı Şafii (rh.a)'ye göre hem
teşehhüd, hem de selâvat getirmek farzdır. Selâvat'ın keyfiyeti
de şöyledir:
["Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ Âli
Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhime ve alâ Âli İbrâhim, inneke
hamîdün mecid."
"Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ Âli Muhammed.
Kemâ bârekte alâ İbrâhime ve alâ Âli İbrâhim, inneke hamîdün
mecid."]
Manası: "Allah'ım!.. Efendimiz Hz.
Muhammed (sav)'in şanını yücelt!.. Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in
âlinin de (aile efradının da) şanını yücelt!.. Hz. İbrahim (as)'in kendisine ve Hz. İbrahim (as)'in aline
verdiğin şeref gibi!..
"Allah'ım!.. Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in
kendisine ve aline bereket ver!.. Onları mübarek kıl!..
Tıpkı Hz. İbrahim (as)'i ve alini mübarek
kıldığın gibi! Muhakkak ki sen hamd edilmeye
lâyıksın, azamet ve şeref sana mahsustur."
Namaz kılan
kimse salavat duasından sonra; kendisi ve diğer mü'minler için dua
eder. Kur'an-ı Kerim'de olan birşey ile dua etmesi sünnettir. Meselâ:
"Allahüm-mağfirli velivalideyye" (Allah'ım beni ve
ana-babamı afv buyur) veya "Allahümme mağfir liebihi"
(Allah'ım babamı afveyle" gibi. Veya me'sur (yani Resûl-i Ekrem
(sav)'den rivayet edilen sözlerle dua eder. Meselâ;
["Allahümme
innî zalemtü nefsi zulmen kesiran ve innehû lâ yağfiruz zünûbe illâ ente.
Fağfir lî mağfireten min ındike inneke entel gafûrür
rahîm"]
Manası:
"Allah'ım!.. Şüphe yok ki, ben nefsime çok çok zulmettim. Günahlarımı ise ancak sen affedersin!.. Senin katından bir
mağfiretinle afvını istirham ederim. Şüphesiz ki sen gafûr
ve rahimsin" bu me'sûr dualardandır. İnsanların sözlerine
benzer (yani rivayete dayanmayan veya Kur'an'da olmayan) sözlerle dua edilemez.
Zira insanların sözü namazı bozar.
Daha sonra selam
vererek namazdan çıkar. Hz. Abdullah İbn-i Mesûd (ra) "Resûl-i
Ekrem (sav) sağına selâm verirdi, öyle ki yanağının
beyazlığı görünürdü. Soluna da selâm verirdi, öyle ki sol
yanağının beyazlığı görünürdü"
buyurmuştur. Sağına ve soluna selâm verirken; erkeklere,
kadınlara ve hafaze meleklerine niyyet eder. Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Namazın haram kılması tekbir, helâl kılması
selâm vermektir" buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Azam
(rh.a)'ye göre selâm vermek farzdır. İmameyn'in kavline göre ise farz
değildir.
Önemli konulardan birisi de; namaz kılan kimsenin "Tadil-i
Erkân'a" riayet etmesidir. İmam-ı Yusuf (rh.a)'a göre; Tadil-i
Erkan'a riayet etmek farzdır. Bu konuda Abdullah İbn-i Mesûd (ra)'dan
rivayet edilen Hadis-i Şerifi esas aldığı bilinmektedir.
Molla Hüsrev: "Namazın farzlarından birisi de tertib
kasdıyla kıyamı rükûdan önce ve rükûyu da sücûddan önce
yapmaktır. Hatta eğer namaz kılan kimse, kıyamdan önce rükû
eylese veya rükû etmeden secdeye varsa caiz olmaz. Zira namaz ancak tertib ile
kaimdir. Kafi'de de böyle zikredilmiştir" hükmünü beyan etmektedir