NAMAZ
Tevhid akidesine ihlasla teslim olmuş bir kalb; tertemiz bir beden, elbise
ve mekan hazırlandıktan sonra, Allahû Teâla (cc)'ya ibadet etmek
esastır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Namaz hükmolunmuş kat'i bir
farzdır. Terkedilmesine asla ruhsat yoktur. Namazın farziyetini inkâr
eden kimse kâfir olur" hükmü kayıtlıdır. Hz. Adem (as)'den
itibaren bütün peygamberler, insanlara namazı tebliğ
etmişlerdir. Nitekim İbn-i Abidin: "Namazın aslı, her
peygamberin şeriatında vardır" hükmünü zikreder. Günde
beş vakit "Sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'ya kulluk
edeceğini" kat'i olarak ilan eden mükellefin; tağuti güçlere
karşı cihad etmeyi de, taahhüd etmiş olacağı
muhakkaktır. Dolayısıyla tevhid mücadelesinin temel direği:
Namaz'dır.
Kur'an-ı
Kerim'de: "Sana vahyedilen kitabı oku!.. Namazı da dosdoğru
kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edebsizliklerden ve fahşa'dan
(Şer'i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden)
alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük(ibadet)dir. Ne
yaparsanız Allah bilir" hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i
Kesir, bu Ayet-i Kerime'nin tefsirinde İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i
Mes'ûd ve diğer Sahabe-i Kiram'dan Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gerçekten
namaz insanı her türlü kötülük ve fahşa'dan koruyacağını,
hem namaz kılıp, hem de şer'i şerifin izin vermediği
işleri yapan kimselerin hakkı ile ibadet etmediklerini"
açıkça izah ettiğini kaydediyor. Kadı Beyzavi; Hz. Enes (ra)'den
rivayet edilen şu olayı zikrediyor: Resûl-i Ekrem (sav) döneminde,
her türlü kötülüğü irtikab eden ensar'dan bir genç, namazını da
asla ihmal etmemektedir. Meselenin keyfiyeti Resûl-i Ekrem (sav)'e
bildirilince: "- O gencin asla ihmal etmediği namaz, birgün kendisini
münkerden ve fahşa'dan koruyacaktır" buyuruyorlar. Gerçekten
aradan fazla bir zaman geçmeden o genç; tevbe ediyor ve salih bir mü'min
oluyor. Esasen ihlâsla kılınan namaz; insanı, her türlü
münkerden ve fahşa'dan muhafaza eder. Fahşa; şer'i şerife
uymayan her türlü kötülüğün ortak ismidir. "Fahişelik"
kavramı da buradan gelir.
İbn-i Abidin, namazın sadece bedenle yapılan bir ibadet
olduğunu kaydettikten sonra: "Çünkü bedenî ibadetten maksad; bedeni
yormak, kötülüğü emreden nefsi kahr etmektir" hükmünü zikreder. Malûm
olduğu üzere Kur'an-ı Kerim'de: "Nefis, muhakkak ki olanca
şiddetiyle kötülüğü emredendir" hükmü tasrih olunmuştur.
Nefsin heva ve heveslerini ortadan kaldırabilmek için; günde beş
vakit Allahû Teâla (cc)'nın emrine teslim olmak ve gerçekten ibadet etmek
zaruridir. Kur'an-ı Kerim'de: "Yaratan (Allah), yaratmayan gibi
midir? Artık iyice düşünmeyecek misiniz? Allah'ın nimetlerini
birer birer saysanız (bu ne mümkün, asla) icmal sûretiyle bile
sayamazsınız" hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Abidin:
"Namazın hakiki sebebi, kula peşi peşine verilen nimetlerdir.
Çünkü nimeti verene teşekkür etmek, hem şer'an, hem aklen
vaciptir" buyurmaktadır. Allahû Teâla (cc)'nın mülkünde, O'nun
verdiği rızıklarla hayatlarını devam ettirenler,
elbette namaz hususunda titiz olmak zorundadırlar!..
Molla Hüsrev: "Namazın bir
kimseye farz olması için; İslâm, akıl ve büluğ şart
kılınmıştır. Şayet çocuk on yaşını
doldurmuş ise, namazı terkettiği için dövülmesi vacib olur. Zira
Resûl-i Ekrem (sav): "Siz çocuklarınız yedi
yaşını doldurduğu zaman onlara namazı emredin ve on
yaşını doldurdukları zaman, namazı terkettikleri için
dövünüz" buyurmuştur. Namazın farz olduğunu inkâr eden
kimse kafir olur. Çünkü namazın farziyeti, hiçbir ihtimale yer vermeyen
kat'i delillerle sabittir. Şu halde onu inkar edenin hükmü, mürted'in
hükmüdür. Nefsine uyduğu veya üşendiği için, namazı kasden
terk eden kimse faasıktır. O kimse namaz kılıncaya kadar
hapsedilir. Bir kavle göre; cezada mübalağa için, namazı terkeden
kimse kan çıkıncaya kadar dövülür" hükmünü zikretmektedir.
Beş vakit namazı terkeden kimse İmam-ı Ahmed (rha)'e göre
"Küfren" İmam-ı Malik (rha) ve İmam-ı Şafii
(rha)'ye göre "Hadden" öldürülür.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc) muhakkak ki; müslüman olan her
erkeğe ve kadına günde beş vakit namazı farz
kılmıştır" buyurduğu bilinmektedir.
Dolayısıyla beş vakit namaz; kitap, sünnet ve Sahabe-i
Kiram'ın icmaı ile sabittir.
NAMAZ'IN
ŞARTLARI
Şart; bir şeyin mevcudiyetinin kendisine bağlı olduğu
şeydir ve onun içinde değildir. Alaûddin el Haskafi: "Lugatta
şart; daimi alâmet manasına gelir. Şeriatta ise, bir şeyin
kendisine bağlı bulunduğu, fakat içine dâhil
olmadığı nesnedir" hükmünü zikreder. İbn-i Abidin bu
metni şerhederken: "Şeriatta şart, bir şeyin kendisine
bağlı bulunduğu fakat içine dâhil olmadığı nesnedir.
Bilmiş ol ki, bir şeye bağlı olan nesne, o şeyin
hakikatine dâhil ise ona "Rükûn" derler. Namazda rükû böyledir.
Hakikatinde dâhil değilse; ya o şeye tesir eder, ya tesir etmez.
Tesir ederse ona "illet" denir. Cinsi münasebetin helal olması
için nikah akdi böyledir. Tesir etmezse, ya bazı sûretlerde ona
ulaştırır yahud ulaştırmaz. Ulaştırırsa
ona "Sebeb" derler. Vakit böyledir. Ulaştırmazsa ya o
şey buna bağlıdır, yahud değildir. Bağlı ise
ona "Şart", değilse "Alamet" denir. Şart'a
misal namaz için alınan "Abdest", Alâmet'e misal de
Ezândır. Nitekim bunu bercendi de izah etmiştir. Binaenaleyh
şarihin şartı tarif ederken "O şeye tesir etmeyen ve
bazı hallerde ona ulaştırmayan" ibaresini de ilave etmesi
gerekirdi" buyurmaktadır. Namaz'ın şartları:
Necaset'ten taharet, Hades'ten taharet, Setr-i avret, İstikbal-i
kıble, vakit ve niyet olmak üzere altıdır. Şimdi
bunları izaha gayret edelim.
NECASET'TEN TAHARET: Namaz kılacak olan
kimsenin; bedeninden, elbisesinden ve namaz kılacağı mekandan,
pislikleri temizlemesi farzdır. Eğer pislik "Necaset-i
Ğalize" hükmünde ve bir dirhemden fazla ise; temizlemesi farz, az ise
sünnettir. Bu konu üzerinde; daha önce durmuş ve kat'i delilleriyle izah
etmiştik.
HADES'TEN TAHARET: Kûr'an-ı Kerim'de:
"Eğer cünüb iseniz vücudunuzu tertemiz ediniz" hükmü beyan
buyurulmuştur. Dolayısıyla cünüb olan kimsenin gusül abdesti
alması şarttır. Abdestsiz olan kimsenin de abdest alması
gerekir. İbn-i abidin: "Hades, necasetten daha
ğalizdir. Çünkü necasetin azı afv edildiği halde, hadesin
azı afv edilmemiştir." buyurmaktadır. Esasen hades bir
bütündür, cüzlere ayrılmaz.
SETR-İ AVRET: Kûr'an-ı Kerim'de:
"Ey Adem oğulları, her mescid huzurunda (Namaz ve tavaf
anında-Celâleyn) zinetinizi alın giyinin" hükmü beyan
buyurulmuştur. Kadı Beyzavi bu ayet-i kerime ile setr-i avret'in farz
kılındığını beyan etmektedir. Resûl-i Ekrem
(sav)'in: "Kadın her tarafı örtülmesi gereken bir avrettir"
buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Kasani: "Yabancı bir
kimse, kendisine na-mahrem olan yabancı bir kadının bedeninden
el ve yüz hariç, hiçbir yerine bakamaz. Çünkü Allahû Teâla (cc): "Mü'min
erkeklere söyle; gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar" (En
Nûr Sûresi: 30) buyurmuştur. Ancak meydanda olan zinet yerlerine, yani yüz
ve ellerine bakmaya Allahû Teâla (cc)'nın şu kavliyle müsaade
edilmiştir: "Onlardan meydanda olan müstesna" bu Ayet-i
Kerime'den murad; zinet yerleridir. Zinet yerleri ise; yüz ve
elleridir. Kuhul (sürme) çekmek yüzün zineti yüzük ise elin zinetidir. Çünkü
kadın alışveriş ve dünyevi işlerinde yüzünü ve
ellerini açmak zorundadır. İşlerini ancak onları izhar etmekle
başarabilir. Öyle
ise onları açmakta zaruret vardır. Bu İmam-ı Azam'ın
kavlidir" hükmünü zikretmektedir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Hür
olan kadının; yüzü, elleri ve ayakları hariç, bütün bedeni
avrettir. Mütûn'da da böyledir" denilmektedir. Resûl-i Ekrem (sav):
"Baliğa bir kızın; ancak başörtüsünü (Usulü veçhile)
örtmesiyle namazı sahih olur" buyurmuştur. Dolayısıyle
kadının saçının tamamı avrettir. Erkeğin avret
yerlerine gelince: Göbeğin altından, diz kapağına kadar
olan kısım avrettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Diz
kapağı avrettir" Hadis-i Şerifini esas alan hanefi
fûkahası; diz kapağının avret olduğu hususunda
müttefiktir. Cariye olan kadının avreti, erkeğin avreti gibidir.
Sadece sırtı ve karnı da avrete dahildir. Erkekte ise sırt
ve karın avrete dahil değildir. Namaz esnasında
"Avret-ı Ğaliza" olan uzvun; dörtte birinin (bir rükünün
edası mümkün olacak kadar) açılmasıyla namaz bozulur. "Bir
rükünün edası mümkün olacak kadar" kaydı şunun içindir;
eğer açılır açılmaz derhal örterse, namazı ittifakla
caiz olur.
İSTİKBAL-İ
KIBLE
(Kıble'ye yönelmek): Kûr'an-ı Kerim'de: "Hangi yerden
çıkarsan (Namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Siz de ey
mü'minler) Nerede olursanız (olun) yüzlerinizi Mescid-i Haram'a
çevirin" hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla namaz için
(ister Farz, ister Vacib, ister Nafile olsun) kıbleye yönelmek
farzdır. Mekke'de mukim olan kimseler için, kabe-i şerife tam isabet
ettirmek esas alınmıştır. Öyle ki evinde namaz kılan
bir Mekkeli; aralarındaki duvarlar kaldırıldığı
an, Kabe-i Şerif'i tam karşısında bulmalıdır.
Mekke'nin dışında olan mü'minler ise; Kabe-i Şerif'in
cihetine isabet için gayret sarfederler. Hatta namaz kılan bir kimse;
kıblenin yönünü kati olarak araştırdıktan sonra hata etse,
namazını iade etmez. Kûr'an-ı Kerim'de: "Yeryüzünde daha
nice alametler yarattık. Yıldızlarla da insanlar
yollarını doğrulturlar" hükmü beyan buyurulmuştur.
İmam-ı Şafii (rh.a) bu Ayet-i Kerime'yi zikrettikten sonra:
"Bütün bunlar gösteriyor ki, mescid-i haramı kıble tayin eden
Allahû Teâla (cc) yarattığı alametlerle, insanların bu
noktaya yönelmelerini emretmiştir. Hiç şüphe yoktur ki; insanlar
yollarını alametlerle bulur. Alametleri tanımak ve kullanmak
için Allahû Teâla (cc); insanlara akıl da vermiştir. Bütün bunlar
şanı yüce Allahû Teâla (cc)'nın nimetlerinin
beyanıdır" buyurmaktadır. Molla Hüsrev: "Alametlerin
görünmemesiyle veya karanlıkların yığılmasıyla
veya bulutların toplanmasıyla namaz kılan kimseye kıblenin
şüpheli olmasına iştibah denir. Kıble yönünü haber veren
bir kimse (Adil bir mü'min) de bulamazsa, musallî aklıyla yönü
araştırır. Zira Sahabe-i Kiram, kıbleyi
araştırıp namazlarını eda etmişlerdir. Resûl-i
Ekrem (sav)'de onları bundan men etmemiştir" hükmünü zikretmektedir.
Ancak namaz kılan bir kimse; kıble yönünü soracak herhangi bir kimse
bulamaz ve alametlere bakarak araştırmayı da terkederek; namaza
başlarsa, bu namaz fasid olur.
VAKİT: Kûr'an-ı Kerim'de: "Muhakkak surette
namaz, vakitlendirilmiş olarak mü'minlere farz olmuştur" hükmü
beyan buyurulmuştur. Beş vakit farz namazların vakitleri
üzerinde daha önce durmuştuk!..
NİYET: Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Ameller niyetlere göredir" buyurduğu bilinmektedir. İbn-i
Abidin: "Niyette muteber olan kalbin amelidir. Yani niyeti tahakkuk
ettiren ve şer'an niyette muteber olan şart; bir şeyi
baştan bilmektir. Bu bilgi kat'i iradeden meydana gelmiş
olacaktır. Bir şeyi mutlak surette bilmek niyet
olmadığı gibi, mücerred dil ile söylemek de niyet
değildir" hükmünü zikreder. Bahsin devamında da; dil ile niyetin
hangi hallerde olabileceğini beyan etmiştir. İbn-i Hümam:
"Peygamber (sav)'in namaza başlarken, filan namazı
kılıyorum dediği (yani dil ile söylediği) sahih ve zaif
hiçbir hadisle sabit olmadığı gibi, Sahabe-i Kiram ve Tabiûndan
da böyle birşey sabit olmamıştır" buyurmaktadır.
Haleb-i Sağir'de: "Kalb ile niyet şarttır. Lisan ile söylemek ise müstehabtır. Muhtar olan işte budur ki,
bunu hidaye sahibi ve başkaları ihtiyar etmişlerdir.
Denilmiştir ki: Lisan ile söylemek bid'at'tır. Şayed kalb ile
niyet etse de, dil ile söylemese imamlar arasında ihtilaf vaki
olmaksızın caiz olur" hükmü yer alır. İmam-ı
Rabbani: "Ûlema'dan bazıları namazda niyet için; kalben
dileyerek dili ile söylemeyi "Bid'at-ı Hasene" diye
anlatmıştır. Bu bid'at sünnet bir yana, farzı dahi
kaldırmaktadır. Şundan ki; insanlardan pek çoğu bu durumda
niyet işinde yalnız dil ile olanıyla yetinecek ve kalblerini
hazır edemiyeceklerdir. İşte o zaman dahi, namazın
farzlarından biri olan "Kalb ile niyet" tamamen
bırakılacak, namaz dahi fesada girecektir. Kalan bid'atler dahi,
anlatılan bu manaya göre kıyas edilebilir" buyurmaktadır.
Müceddidi elf-i sani İmam-ı Rabbani (rh.a)'nin "Bid'at'ın
hasenesi olmaz, hepsi mezmundur" buyurduğu bilinmektedir.
Şurası muhakkaktır ki; niyet kalbe ait bir vakıadır. Bu hususta icma hasıl olmuştur. Mücerred dil ile söylemenin
(Kalbi azim olmadığı zaman) "niyet" mahiyetini
taşımadığı da bilinmektedir. Bazı ûlema:
"Şayed musalli, hangi namazı kıldığını
bilirse, bu niyettir" demiştir. Molla Hüsrev bu iddiaya şu
cevabı vermektedir; "Essah olan kavle göre, şüphesiz bu
kadarını bilmek niyet değildir. Çünkü niyet, ilimden (bilmekten)
başkadır. Malûm değil midir ki; bir kimse küfrün mahiyetini
bilse, kafir olmaz. Eğer küfre niyet ederse, kafir olur. Müsafir de,
ikameti bilmek ile mûkim olmaz. Eğer ikamete niyet ederse mukim olur"
Dolayısıyla namaza; kalben kat'i azimle "niyyet ederek" girmek şarttır.