ÍSLAM HAKKINDA

ÍSLAM BÜYÜKLERI

Osmanli Sultanlari

Tarihten Sayfalar


NAMAZ
Tevhid akidesine ihlasla teslim olmuş bir kalb; tertemiz bir beden, elbise ve mekan hazırlandıktan sonra, Allahû Teâla (cc)'ya ibadet etmek esastır. Feteva-ı Hindiyye'de: "Namaz hükmolunmuş kat'i bir farzdır. Terkedilmesine asla ruhsat yoktur. Namazın farziyetini inkâr eden kimse kâfir olur" hükmü kayıtlıdır. Hz. Adem (as)'den itibaren bütün peygamberler, insanlara namazı tebliğ etmişlerdir. Nitekim İbn-i Abidin: "Namazın aslı, her peygamberin şeriatında vardır" hükmünü zikreder. Günde beş vakit "Sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'ya kulluk edeceğini" kat'i olarak ilan eden mükellefin; tağuti güçlere karşı cihad etmeyi de, taahhüd etmiş olacağı muhakkaktır. Dolayısıyla tevhid mücadelesinin temel direği: Namaz'dır.

Kur'an-ı Kerim'de: "Sana vahyedilen kitabı oku!.. Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edebsizliklerden ve fahşa'dan (Şer'i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden) alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük(ibadet)dir. Ne yaparsanız Allah bilir" hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Kesir, bu Ayet-i Kerime'nin tefsirinde İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Mes'ûd ve diğer Sahabe-i Kiram'dan Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gerçekten namaz insanı her türlü kötülük ve fahşa'dan koruyacağını, hem namaz kılıp, hem de şer'i şerifin izin vermediği işleri yapan kimselerin hakkı ile ibadet etmediklerini" açıkça izah ettiğini kaydediyor. Kadı Beyzavi; Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen şu olayı zikrediyor: Resûl-i Ekrem (sav) döneminde, her türlü kötülüğü irtikab eden ensar'dan bir genç, namazını da asla ihmal etmemektedir. Meselenin keyfiyeti Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirilince: "- O gencin asla ihmal etmediği namaz, birgün kendisini münkerden ve fahşa'dan koruyacaktır" buyuruyorlar. Gerçekten aradan fazla bir zaman geçmeden o genç; tevbe ediyor ve salih bir mü'min oluyor. Esasen ihlâsla kılınan namaz; insanı, her türlü münkerden ve fahşa'dan muhafaza eder. Fahşa; şer'i şerife uymayan her türlü kötülüğün ortak ismidir. "Fahişelik" kavramı da buradan gelir.

İbn-i Abidin, namazın sadece bedenle yapılan bir ibadet olduğunu kaydettikten sonra: "Çünkü bedenî ibadetten maksad; bedeni yormak, kötülüğü emreden nefsi kahr etmektir" hükmünü zikreder. Malûm olduğu üzere Kur'an-ı Kerim'de: "Nefis, muhakkak ki olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir" hükmü tasrih olunmuştur. Nefsin heva ve heveslerini ortadan kaldırabilmek için; günde beş vakit Allahû Teâla (cc)'nın emrine teslim olmak ve gerçekten ibadet etmek zaruridir. Kur'an-ı Kerim'de: "Yaratan (Allah), yaratmayan gibi midir? Artık iyice düşünmeyecek misiniz? Allah'ın nimetlerini birer birer saysanız (bu ne mümkün, asla) icmal sûretiyle bile sayamazsınız" hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Abidin: "Namazın hakiki sebebi, kula peşi peşine verilen nimetlerdir. Çünkü nimeti verene teşekkür etmek, hem şer'an, hem aklen vaciptir" buyurmaktadır. Allahû Teâla (cc)'nın mülkünde, O'nun verdiği rızıklarla hayatlarını devam ettirenler, elbette namaz hususunda titiz olmak zorundadırlar!..

Molla Hüsrev: "Namazın bir kimseye farz olması için; İslâm, akıl ve büluğ şart kılınmıştır. Şayet çocuk on yaşını doldurmuş ise, namazı terkettiği için dövülmesi vacib olur. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Siz çocuklarınız yedi yaşını doldurduğu zaman onlara namazı emredin ve on yaşını doldurdukları zaman, namazı terkettikleri için dövünüz" buyurmuştur. Namazın farz olduğunu inkâr eden kimse kafir olur. Çünkü namazın farziyeti, hiçbir ihtimale yer vermeyen kat'i delillerle sabittir. Şu halde onu inkar edenin hükmü, mürted'in hükmüdür. Nefsine uyduğu veya üşendiği için, namazı kasden terk eden kimse faasıktır. O kimse namaz kılıncaya kadar hapsedilir. Bir kavle göre; cezada mübalağa için, namazı terkeden kimse kan çıkıncaya kadar dövülür" hükmünü zikretmektedir. Beş vakit namazı terkeden kimse İmam-ı Ahmed (rha)'e göre "Küfren" İmam-ı Malik (rha) ve İmam-ı Şafii (rha)'ye göre "Hadden" öldürülür.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc) muhakkak ki; müslüman olan her erkeğe ve kadına günde beş vakit namazı farz kılmıştır" buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla beş vakit namaz; kitap, sünnet ve Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile sabittir.

NAMAZ'IN ŞARTLARI
Şart; bir şeyin mevcudiyetinin kendisine bağlı olduğu şeydir ve onun içinde değildir. Alaûddin el Haskafi: "Lugatta şart; daimi alâmet manasına gelir. Şeriatta ise, bir şeyin kendisine bağlı bulunduğu, fakat içine dâhil olmadığı nesnedir" hükmünü zikreder. İbn-i Abidin bu metni şerhederken: "Şeriatta şart, bir şeyin kendisine bağlı bulunduğu fakat içine dâhil olmadığı nesnedir. Bilmiş ol ki, bir şeye bağlı olan nesne, o şeyin hakikatine dâhil ise ona "Rükûn" derler. Namazda rükû böyledir. Hakikatinde dâhil değilse; ya o şeye tesir eder, ya tesir etmez. Tesir ederse ona "illet" denir. Cinsi münasebetin helal olması için nikah akdi böyledir. Tesir etmezse, ya bazı sûretlerde ona ulaştırır yahud ulaştırmaz. Ulaştırırsa ona "Sebeb" derler. Vakit böyledir. Ulaştırmazsa ya o şey buna bağlıdır, yahud değildir. Bağlı ise ona "Şart", değilse "Alamet" denir. Şart'a misal namaz için alınan "Abdest", Alâmet'e misal de Ezândır. Nitekim bunu bercendi de izah etmiştir. Binaenaleyh şarihin şartı tarif ederken "O şeye tesir etmeyen ve bazı hallerde ona ulaştırmayan" ibaresini de ilave etmesi gerekirdi" buyurmaktadır. Namaz'ın şartları: Necaset'ten taharet, Hades'ten taharet, Setr-i avret, İstikbal-i kıble, vakit ve niyet olmak üzere altıdır. Şimdi bunları izaha gayret edelim.

NECASET'TEN TAHARET: Namaz kılacak olan kimsenin; bedeninden, elbisesinden ve namaz kılacağı mekandan, pislikleri temizlemesi farzdır. Eğer pislik "Necaset-i Ğalize" hükmünde ve bir dirhemden fazla ise; temizlemesi farz, az ise sünnettir. Bu konu üzerinde; daha önce durmuş ve kat'i delilleriyle izah etmiştik.

HADES'TEN TAHARET: Kûr'an-ı Kerim'de: "Eğer cünüb iseniz vücudunuzu tertemiz ediniz" hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla cünüb olan kimsenin gusül abdesti alması şarttır. Abdestsiz olan kimsenin de abdest alması gerekir. İbn-i abidin: "Hades, necasetten daha ğalizdir. Çünkü necasetin azı afv edildiği halde, hadesin azı afv edilmemiştir." buyurmaktadır. Esasen hades bir bütündür, cüzlere ayrılmaz.

SETR-İ AVRET: Kûr'an-ı Kerim'de: "Ey Adem oğulları, her mescid huzurunda (Namaz ve tavaf anında-Celâleyn) zinetinizi alın giyinin" hükmü beyan buyurulmuştur. Kadı Beyzavi bu ayet-i kerime ile setr-i avret'in farz kılındığını beyan etmektedir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kadın her tarafı örtülmesi gereken bir avrettir" buyurduğu bilinmektedir. İmam-ı Kasani: "Yabancı bir kimse, kendisine na-mahrem olan yabancı bir kadının bedeninden el ve yüz hariç, hiçbir yerine bakamaz. Çünkü Allahû Teâla (cc): "Mü'min erkeklere söyle; gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar" (En Nûr Sûresi: 30) buyurmuştur. Ancak meydanda olan zinet yerlerine, yani yüz ve ellerine bakmaya Allahû Teâla (cc)'nın şu kavliyle müsaade edilmiştir: "Onlardan meydanda olan müstesna" bu Ayet-i Kerime'den murad; zinet yerleridir. Zinet yerleri ise; yüz ve elleridir. Kuhul (sürme) çekmek yüzün zineti yüzük ise elin zinetidir. Çünkü kadın alışveriş ve dünyevi işlerinde yüzünü ve ellerini açmak zorundadır. İşlerini ancak onları izhar etmekle başarabilir. Öyle ise onları açmakta zaruret vardır. Bu İmam-ı Azam'ın kavlidir" hükmünü zikretmektedir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Hür olan kadının; yüzü, elleri ve ayakları hariç, bütün bedeni avrettir. Mütûn'da da böyledir" denilmektedir. Resûl-i Ekrem (sav): "Baliğa bir kızın; ancak başörtüsünü (Usulü veçhile) örtmesiyle namazı sahih olur" buyurmuştur. Dolayısıyle kadının saçının tamamı avrettir. Erkeğin avret yerlerine gelince: Göbeğin altından, diz kapağına kadar olan kısım avrettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Diz kapağı avrettir" Hadis-i Şerifini esas alan hanefi fûkahası; diz kapağının avret olduğu hususunda müttefiktir. Cariye olan kadının avreti, erkeğin avreti gibidir. Sadece sırtı ve karnı da avrete dahildir. Erkekte ise sırt ve karın avrete dahil değildir. Namaz esnasında "Avret-ı Ğaliza" olan uzvun; dörtte birinin (bir rükünün edası mümkün olacak kadar) açılmasıyla namaz bozulur. "Bir rükünün edası mümkün olacak kadar" kaydı şunun içindir; eğer açılır açılmaz derhal örterse, namazı ittifakla caiz olur.


İSTİKBAL-İ KIBLE (Kıble'ye yönelmek): Kûr'an-ı Kerim'de: "Hangi yerden çıkarsan (Namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Siz de ey mü'minler) Nerede olursanız (olun) yüzlerinizi Mescid-i Haram'a çevirin" hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla namaz için (ister Farz, ister Vacib, ister Nafile olsun) kıbleye yönelmek farzdır. Mekke'de mukim olan kimseler için, kabe-i şerife tam isabet ettirmek esas alınmıştır. Öyle ki evinde namaz kılan bir Mekkeli; aralarındaki duvarlar kaldırıldığı an, Kabe-i Şerif'i tam karşısında bulmalıdır. Mekke'nin dışında olan mü'minler ise; Kabe-i Şerif'in cihetine isabet için gayret sarfederler. Hatta namaz kılan bir kimse; kıblenin yönünü kati olarak araştırdıktan sonra hata etse, namazını iade etmez. Kûr'an-ı Kerim'de: "Yeryüzünde daha nice alametler yarattık. Yıldızlarla da insanlar yollarını doğrulturlar" hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Şafii (rh.a) bu Ayet-i Kerime'yi zikrettikten sonra: "Bütün bunlar gösteriyor ki, mescid-i haramı kıble tayin eden Allahû Teâla (cc) yarattığı alametlerle, insanların bu noktaya yönelmelerini emretmiştir. Hiç şüphe yoktur ki; insanlar yollarını alametlerle bulur. Alametleri tanımak ve kullanmak için Allahû Teâla (cc); insanlara akıl da vermiştir. Bütün bunlar şanı yüce Allahû Teâla (cc)'nın nimetlerinin beyanıdır" buyurmaktadır. Molla Hüsrev: "Alametlerin görünmemesiyle veya karanlıkların yığılmasıyla veya bulutların toplanmasıyla namaz kılan kimseye kıblenin şüpheli olmasına iştibah denir. Kıble yönünü haber veren bir kimse (Adil bir mü'min) de bulamazsa, musallî aklıyla yönü araştırır. Zira Sahabe-i Kiram, kıbleyi araştırıp namazlarını eda etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (sav)'de onları bundan men etmemiştir" hükmünü zikretmektedir. Ancak namaz kılan bir kimse; kıble yönünü soracak herhangi bir kimse bulamaz ve alametlere bakarak araştırmayı da terkederek; namaza başlarsa, bu namaz fasid olur.

VAKİT: Kûr'an-ı Kerim'de: "Muhakkak surette namaz, vakitlendirilmiş olarak mü'minlere farz olmuştur" hükmü beyan buyurulmuştur. Beş vakit farz namazların vakitleri üzerinde daha önce durmuştuk!..

NİYET: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Ameller niyetlere göredir" buyurduğu bilinmektedir. İbn-i Abidin: "Niyette muteber olan kalbin amelidir. Yani niyeti tahakkuk ettiren ve şer'an niyette muteber olan şart; bir şeyi baştan bilmektir. Bu bilgi kat'i iradeden meydana gelmiş olacaktır. Bir şeyi mutlak surette bilmek niyet olmadığı gibi, mücerred dil ile söylemek de niyet değildir" hükmünü zikreder. Bahsin devamında da; dil ile niyetin hangi hallerde olabileceğini beyan etmiştir. İbn-i Hümam: "Peygamber (sav)'in namaza başlarken, filan namazı kılıyorum dediği (yani dil ile söylediği) sahih ve zaif hiçbir hadisle sabit olmadığı gibi, Sahabe-i Kiram ve Tabiûndan da böyle birşey sabit olmamıştır" buyurmaktadır. Haleb-i Sağir'de: "Kalb ile niyet şarttır. Lisan ile söylemek ise müstehabtır. Muhtar olan işte budur ki, bunu hidaye sahibi ve başkaları ihtiyar etmişlerdir. Denilmiştir ki: Lisan ile söylemek bid'at'tır. Şayed kalb ile niyet etse de, dil ile söylemese imamlar arasında ihtilaf vaki olmaksızın caiz olur" hükmü yer alır. İmam-ı Rabbani: "Ûlema'dan bazıları namazda niyet için; kalben dileyerek dili ile söylemeyi "Bid'at-ı Hasene" diye anlatmıştır. Bu bid'at sünnet bir yana, farzı dahi kaldırmaktadır. Şundan ki; insanlardan pek çoğu bu durumda niyet işinde yalnız dil ile olanıyla yetinecek ve kalblerini hazır edemiyeceklerdir. İşte o zaman dahi, namazın farzlarından biri olan "Kalb ile niyet" tamamen bırakılacak, namaz dahi fesada girecektir. Kalan bid'atler dahi, anlatılan bu manaya göre kıyas edilebilir" buyurmaktadır. Müceddidi elf-i sani İmam-ı Rabbani (rh.a)'nin "Bid'at'ın hasenesi olmaz, hepsi mezmundur" buyurduğu bilinmektedir. Şurası muhakkaktır ki; niyet kalbe ait bir vakıadır. Bu hususta icma hasıl olmuştur. Mücerred dil ile söylemenin (Kalbi azim olmadığı zaman) "niyet" mahiyetini taşımadığı da bilinmektedir. Bazı ûlema: "Şayed musalli, hangi namazı kıldığını bilirse, bu niyettir" demiştir. Molla Hüsrev bu iddiaya şu cevabı vermektedir; "Essah olan kavle göre, şüphesiz bu kadarını bilmek niyet değildir. Çünkü niyet, ilimden (bilmekten) başkadır. Malûm değil midir ki; bir kimse küfrün mahiyetini bilse, kafir olmaz. Eğer küfre niyet ederse, kafir olur. Müsafir de, ikameti bilmek ile mûkim olmaz. Eğer ikamete niyet ederse mukim olur" Dolayısıyla namaza; kalben kat'i azimle "niyyet ederek" girmek şarttır.