İMAN VE
İSLÂM
İman ve
İslâm kelimelerinin lûgat manaları birbirinden farklıdır.
İslâm kelimesi (S-L-M) kökünden gelip; itaat, inkiyad ve bir şeye
teslimiyet manalarına gelir. Istılâhta ise; Allahû Teâla (cc)ya
teslim olmak Resûl-i Ekrem (sav)in din hususunda bildirmiş olduğu
haber ve hükümleri kabul etmek demektir. İmam-ı Maturidi: Bize göre
iman ile İslâm, her ne kadar lûgat ve lafız itibariyle manaları
aynı değil ise de; kendileriyle murad edilen mahiyet
incelendiğinde aynı olduğu görülür.(45) buyurmaktadır.
Esasen İslâmiyetin şartlarından bir kısmını inkâr
eden kimse, imandan da çıkmıştır. Keza iman
esaslarından bazılarını kabul etmek sûretiyle imandan
çıkan kimse, İslâmiyetten uzaklaşmış ve kâfir olmuştur.
Nureddin
Es-Sabûni bu konuda şunları zikretmektedir: İman ve İslâm
terimleri biz ehl-i Sünnete göre aynıdır. Zevahir ulemasına
göre ise ayrı ayrı şeylerdir. Ehl-i Sünnet görüşünün
isbatı şöyledir. İman aziz ve celil olan Allahû Teâla
(cc)yı; haber verdiği emir ve yasaklarında tasdik etmekten
ibarettir. İslâm ise onun ulûhiyetine boyun eğip itaat eylemektir,
bu da ancak onun emir ve nehyini benimsemekle gerçekleşebilir. O halde
taşıdıkları hüküm bakımından iman, İslâmdan
ayrılamaz ve aralarında mugayeret (birbirine zıtlık)
bulunamaz. İman ile İslâmın birbirinden ayrı şeyler
olduklarını iddia eden kimseye sorulur: Mümin olup da müslim
olmayan, yahud da müslim olup da mümin olmayan kimsenin hükmü nedir?
Eğer biri için mevcud olup da, öteki için bulunmayan bir hüküm isbat
edilebilirse ne âlâ, aksi takdirde sözünün yanlışlığı
ortaya çıkmış olur.(46)
İmam-ı
Maturidi (rha) İman ve İslâmın mahiyet olarak bir olduğunu
izah ederken şu kati nasslara dayanmaktadır.(47) Kuran-ı
Kerimin hükümleri incelendiği zaman, mahiyet olarak iman ve
İslâmın bir olduğu sabit olur. Allahû Teâla (cc): Ey müminler
(Yahudi ve Nasraniler sizi kendi dinlerine davet ettikleri zaman) deyin ki:
Biz Allaha bize indirilen Kurana, İbrahime, İsmaile,
İshaka, Yakûba ve torunlarına indirilenlere, Musaya, İsaya
verilene (Kitaplara) iman ettik. Onlardan hiç birini (Kimine inanmak, kimini
inkâr etmek sûretiyle) diğerinden ayırt etmeyiz. Biz (Allaha) teslim
olmuşuz(48) buyurarak, onlara kendisi ile mümin oldukları
İslâm ismini vacip kılmıştır. Yunus sûresinde varid
olan kavl-i celilinde Allahû Teâla (cc): Musa da kavmine şöyle dedi: -
Ey kavmim, eğer siz (gerçekten) Allaha iman ettiyseniz, Onun
birliğine (ihlasla) teslim olmuş müslimlerseniz artık ancak Ona
güvenip dayanın(49) kavl-i celili de tıpkı onun gibidir.
Onları iman ettikleri hususlarla müslüman yapmıştır. Allahû
azze ve celle Onlar İslâma girdiklerini senin başına
kakıyorlar. (Onlara) de ki: Müslümanlığınızı
benim başıma kakmayın. Bilakis sizi imana muvaffak ettiği
için size Allah minnet eder, eğer siz (inandık demenizde) sadık
kimselerseniz(50) buyurmakla, imanlarında sadık olanların
müslüman olduğunu beyan etmiştir. Meleklerin Derken orada (Lût (as)ın
memleketinde) müminlerden kim varsa çıkardık. (Ki kalan kâfirleri
helâk edelim) Fakat orada müslümanlardan bir ev halkından
başkasını bulamadık(51) dediklerini, Allahû Teâla (cc)
Kuran-ı Keriminde zikretmiştir. Binaenaleyh Allahû Teâla (cc)
müslüman olanları müminler olarak
vasıflandırmıştır. Yani
ayni mahiyette beyan etmiştir. Hakikatte iman ile İslâmın
aynı olduğu sabit olmuştur.(52)
Hz. Abdullah b. Ömer (ra)den
rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Resûl-i Ekrem (sav): İslâm
beş şey üzerine bina olunmuştur. (Bu beş şey)
Allahtan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed Onun elçisidir demek,
(Kelime-i Şehadet getirmek), namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek
ve Ramazan orucunu tutmaktır(53) buyurmuştur. Bu aynı zamanda
İslâmın beş şartı diye isimlendirilmiştir.
Hadis-i Şerifte Kelime-i Şehadet getirmek; yani iman, İslâm
diye isimlendirilmiştir.
Eşari ulemâsı;
İslâmın imandan daha geniş olup, imanı da içine
aldığı hususu üzerinde durmuştur. İmanın
manası kalben tasdiktir. İslâmın manası ise inkiyad edip,
teslim olmaktır. Zarurat-ı Diniyyeyi kati olarak tasdik eden bir
kimsenin; teslim olandan başka birisi olması mümkün değildir.
Ancak her teslim olan, tasdik eden manasına değildir. Nitekim
münafıklar zahiren müslüman gibi göründükleri halde, kalben tasdik
etmemişlerdir. Eş-Şehristani İslâm lafzı; hem mümin,
hem münafık için kullanılan müşterek bir lafızdır(54)
demek sûretiyle, bunu gündeme getirmiştir. Ehl-i Sünnet ulemâsı,
münafıkların akaid noktasından kâfir olduğu hususunda
müttefiktir. Ancak, dil ile inandıklarını ikrar ettikleri için
dünyevi ahkâm noktasından, müslüman gibi muamele görürler.
MELEKLERE İMAN
Önce
Melek kelimesi üzerinde duralım. Arapça bir kelime olup elûk veya
elûke kökünden gelir. Haber götüren manasınadır.(123) İslâmi
ıstılâhta: Allahû Teâla (cc)nın emrine asla isyan etmeyen;
erkeklik ve dişilik gibi özellikleri bulunmayan nurani ve latif
varlıklara melek denir tarifi genel kabul görmüştür. Kuran-ı
Kerimde: Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi öyle bir
ateşten koruyun ki, onun yakacağı insan ile taşdır.
(O ateşin) Üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır
ki, onlar Allahın kendilerine emrettiği şeylere asla isyan
etmezler. Neye de memur edilirlerse yaparlar(124) buyurulmuştur. Bu
Ayet-i Kerimede meleklerin kati itaat içinde bulundukları serahaten
beyan edilmiştir.
Varlıkları
kati nasslarla sabit olan meleklerin; muhtelif şekillere girme
kabiliyetlerinin bulunduğu da bilinmektedir. Melekler
yaratılış bakımından günah işlemezler. Allahû
Teâla (cc)ya itaat ve ibadet etmek onlar için tabii ve fıtridir.(125)
Kuran-ı
Kerimde meleklerin çeşitli görevlerinden bahis buyurulmuştur.
İlliyyûn, mukarrebûn diye isimlendirilen melekler; Allahû Teâla
(cc)yı tesbih etmekle meşguldürler. Daima Allahû Teâla (cc)nın
muhabbetiyle istiğrak halindedirler. Mudebbirat adıyla anılan
melekler; kâinatın nizamı hususunda, Allahû Teâla (cc)nın
emirlerinin icrasıyla vazifelidirler.
Bu
iki grubun dışında; insanların ruhi halleri ve yeryüzündeki
durumlarıyla vazifelendirilmiş melekler vardır. Bunların
başında CEBRAİL gelir. Cebrailin görevi; insanların
dünyada ve ahirette saadetlerine vesile olacak ilahi emirleri peygamberlere
ulaştırmaktır. Kuran-ı Kerimde Ruhulemin ve Ruhûl-Kuds
olarak da anılmıştır. MİKAİL ismiyle bilinen
meleğin vazifesi; rızıkları sahiblerine
ulaştırmak, yağmur yağdırmak, rüzgar estirmek ve
bunlar gibi tabiat olayı diye nitelendirilen hususları düzenlemektir.
AZRAİL; ruhları kabzetmekle vazifelendirilmiştir.
İSRAFİL ise; kıyameti ilan eden sûru üflemekle
görevlendirilmiştir. Bunların daha başka ne gibi görevlerle
meşgul olduklarını ancak Allahû Teâla (cc) bilir bize düşen
kati nasslarla varlıkları haber verilen meleklere iman etmektir.
CİNNLERİN MAHİYETİ
Allahû
Teâla (cc)nın yaratmış olduğu gözle görülmeyen bir
kısım varlıklar daha vardır ki; bunların
başında Cinnler gelir. Önce
Cinn kelimesi üzerinde duralım. Cin ismi Cenne kelimesindendir; bir
şeyi histen gizlemek, örtmek manalarına gelir.(126) Cünne, kalkan
ve siper manasına, Cenin ana rahminde saklı olan çocuk
manasına gelir ve bunların hepsi aynı köke dayanır.
İslâmi ıstılâhta Cin; Allahû Teâla (cc)nın tekliflerine
muhatab olan ve insanların gözle göremedikleri varlıklardır.
Bunların da Allahû Teâla (cc)ya iman edenleri bulunduğu gibi, inkâr
edenleri de mevcuttur. Allahû Teâla (cc)ya ilk isyan eden İblisin de;
cinler taifesinden olduğu bilinmektedir.(127)
Cinlerin hava ile
karışık alevli bir ateşten yaratıldığı
bilinmektedir.(128) Cinler de; tıpkı melekler gibi görünmeyen gizli
varlıklar olup, çeşitli sûretlere girmeye ve zor işleri yapmaya
iktidarları vardır. Fakat cinler mahiyetleri itibariyle meleklerden
farklıdırlar. Teklif-i İlahiyeye; hem iman, hem de ibadet
noktasından muhatabtırlar. Cinler, tıpkı insanlar gibi
hesaba çekileceklerdir.(129)
Kuran-ı
Kerimde: (Ey Habibim) De ki: Cinlerden bir zümrenin Kuran okurken onu
dinlediği bana vahyolundu. Onlar (Kuran-ı) dinlemişler de
(şöyle) demişler: - Biz gerçekten hayranlık veren bir Kuran
dinledik ki o, hakka ve doğruya götürüyor. Biz de ona iman ettik.
Rabbimize (artık) hiçbir şeyi ortak koşmayacağız(130)
hükmü beyan buyurulmuştur. Abdullah İbn Mesud (ra)dan rivayet
edilen bir haberde; Cinler, Taifte Resûl-i Ekrem (sav)den Kuran-ı
Kerimi öğrenmiş ve tebliğ etmek üzere bir gurub
görevlendirilmiştir. İbn-i Abbas (ra)dan rivayet edilen bir haberde
Cinler, Resûl-i Ekrem (sav)in Kuran okuyuşunu Nahle mevkiinde
dinlemişlerdir.(131) Allahû Teâla (cc)ya iman ve kulluk eden Mümin
cinler bulunduğu gibi, Tağuta itaat eden kâfir cinler de
vardır.
Cins
birliği sözkonusu olmadığı için; insan ile cin
arasında evlenme teşekkül etmez. Ancak cinler de kendi
aralarında evlenirler. Müşrikler; ilahi sırlara vakıf
olduklarını zannettikleri ve bu sebeble ulûhiyet derecesine
çıkardıkları cinlere ibadet ederlerdi. Her biri adına
çeşitli sihirler ve tılsımlar yapan; Sabiiler, Süryaniler
cahiliyye dönemi Arapları ve Şamanist Türkler, cinler
vasıtasıyla gaibi bildiklerini zannetmişlerdir. Halbuki cinler de gaibi bilmezler.
Kuran-ı Kerimde
varlığı beyan buyurulan ve gözle görülemeyen varlıklardan
birisi de şeytandır. Arapça mütehassıslarına göre
Şeytan kelimesi; uzaklık manasına gelen Şatanadan veya
yanmak manasına gelen Şeyatadan gelir.(132) Şatanadan
geldiğini kabul edenler Filan vezninde: Haktan uzak olan
manasını vermişlerdir. Diğerleri ise; fûlan vezninde;
yanmış ve batıl manasını esas almışlardır.
Ruhlar
aleminde iken; Allahû Teâla (cc)ya isyan ederek ve tekebbüre kapılarak,
Hz. Adem (as)e (tazim kasdıyla ve ilahi emirle) secde etmekten
kaçınan iblis ilk şeytandır. Kuran-ı Kerimde
Şeyâtın-ı ins ve Şeyatın-ı cin tabirleri
geçmektedir.(133) Şeytan; kıyamete kadar insanların kalblerine
vesvese vermek ve onları Allahû Teâla (cc)ya karşı
kışkırtmakla izinlidir. Resûl-i Ekrem (sav)den Hz. Abdullah b.
Mesud (ra)un rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; her insanın,
cinler taifesinden bir şeytanının bulunduğu beyan
buyurulmuştur. Ayrıca şeytanın insanın en büyük
düşmanı olduğu da kati nasslarla sabittir.
PEYGAMBERLERE İMAN
İmam-ı
Matûridi (rha): Biz Allahû Teâla (cc)yı inkâr eden bir kimse ile; Allahû
Teâla (cc)nın varlığını ispat etme hususunda münazara
ederiz. Zira Allahû Teâla (cc)nın; peygamberlerini göndermesi hususunda
münazarada bulunmanın mümkün olması; ancak o kimsenin Allahû Teâla
(cc)ya iman etmesinden sonradır. Bununla beraber her iki hususun
aynı anda münazara konusu yapılması, peygamberlerin
mucizeleriyle mümkün olur.(87) hükmünü zikretmektedir.
Allahû
Teâla (cc)nın emir ve nehiylerinde, insanlar için büyük hikmetler
vardır. Şurası muhakkaktır ki insan; en güzel bir biçim ve
surette yaratılmış, yerde ve gökte olan bütün nimetler emrine
verilmiştir. İşin ilginç yönü; bütün bu nimetler daha önce
kazandıklarının karşılığı veya
yaptıkları işin mükâfatı değildir. Öyle ise; bütün bu
nimetler, birer imtihan aracıdır. İşte Peygamberler; Allahû
Teâla (cc)nın hükümlerini (Şeriatını) insanlara
tebliğ etmek için yani insanlar içerisinden seçip görevlendirdiği
kimselerdir. Bunlara Peygamber, nebi ve resûl denir. Hz. Adem (as)den itibaren
bütün peygamberler insanları; Allahû Teâla (cc)ya iman ve ibadet etmeye
davet etmişlerdir. Kuran-ı Kerimde Andolsun ki biz her kavme Allaha
ibadet edin, Tağuta kulluk etmekten kaçının diye
(tebliğat yapması için) bir peygamber göndermişizdir(88)
buyurulmaktadır.
Mekke
müşrikleri, Resûl-i Ekrem (sav)in peygamberliğini inkâr ederken
Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi diyerek; insanın,
insan olan bir peygambere itaatını kerih bulmuşlardır.
Bunun üzerine Kuran-ı Kerimde: De ki; eğer yeryüzünde (insanlar
gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökten melek
bir peygamber gönderirdik(89) buyurulmuştur. Esasen her kavme kendi dilini
konuşan bir peygamber gönderilmesi, Allahû Teâla (cc)nın büyük bir
lütfûdur. Bazı peygamberler sadece kendi kavimlerine, bazıları
da bütün insanlığa gönderilmiştir.
Kuran-ı
Kerimde: Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki,
sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve
güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Müminleri cidden esirgeyicidir,
bağışlayıcıdır o. buyurulmaktadır.(90) Bu
Ayet-i Kerimeden de anlaşılacağı üzere, insanlara
peygamber gönderilmesinin sebeblerinden birisi de onların içinde
bulundukları sıkıntıları gidermek, kendilerini dünya
ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmektir. Esasen bütün
peygamberler; Allahû Teâla (cc)nın emir ve nehiylerini tebliğ
ederken, dünyevi hiçbir karşılık beklemediklerini açık
açık beyan etmişlerdir. Nureddin Es Sabûni: Peygamber
gönderilmesindeki hikmeti izah ederken şunları kaydediyor: O halde
hikmet onu gerektirmiştir ki yüce Allah (cc) peygamber göndersin. Bu
peygamber, Onun (Allahın) kullarına, ahirette kendileri için neler
hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi
ettiğini haber versin; dirliklerini (huzur ve sükûnlarını) temin
eden şeyleri emretsin, mahvolmalarına sebeb olacak şeyleri de
yasaklasın.(91) Ta ki, mahvolmak isteyen kimse bilerek mahvolsun, dirlik
bulmak isteyen kimse de bilerek dirlik bulsun.(92)
Kuran-ı
Kerimde (Biz) Peygamberler(i rahmet) müjdecileri ve azab habercileri olarak
gönderdik. Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allaha karşı
(bizi imana çağıran olmadı diye) bir bahaneleri (mazeretleri)
olmasın. Allah mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.(93)
buyurulmaktadır. Hz. Adem (as)den, Hatemül Enbiya Resûl-i Ekrem (sav)e
kadar bütün peygamberler insanları tevhide davet etmişler, bunun
için de hiç kimseden dünyevi bir ücret talep etmemişlerdir. Sadrüddin
Taftazani bu konu ile ilgili olarak şunları kaydediyor: Allahû Teâla
(cc) dünya ve din işleriyle ilgili olarak ihtiyaç duydukları
hususları açıklasınlar diye insanlara peygamberler göndermiştir.(94)
Allahû
Teâla (cc); insanların kalplerini mutmain kılmak ve şüphelerini
gidermek için, nübüvvetle görevlendirdiği kimseleri mucizelerle teyid
buyurmuştur. Mucize (A-C-Z) kökünden türetilmiş bir kelime olup,
aciz bırakmak demektir. Istılâhi manası: Münkirlere meydan
okuduğu sırada nübüvvet iddia eden kimsenin elinde, adetûllaha
aykırı (tabiat kanunlarına taban tabana zıd) bir hadisenin
vûku bulmasıdır.(95) Nübüvvet davasından çok önce veya çok sonra
meydana gelmez. Zira ortada nübüvvet davası sözkonusu olmadan; tasdikten
bahsetmek mümkün değildir. Kuran-ı Kerimde; mucizeler
peygamberlerin doğruluğunu isbat eden deliller olduğu için
Ayet, beyyine ve bürhan olarak anılmıştır: Semûd
(kavmine) de kardeşleri Salihi (gönderdik). De ki: Ey kavmim, Allaha
kulluk edin, sizin Ondan başka hiçbir ilahınız yoktur. Size
Rabbinizden apaçık mucize (beyyinetün) gelmiştir. İşte size bir alamet (ayetten) olmak üzere Allahın
şu dişi devesi!.. Onu (kendi halinde) bırakın.
Allahın arzında otlasın. Ona bir fenalıkla dokunmayın
Sonra sizi acıklı bir azab yakalar.(96)
...
Meryemin oğlu İsaya da beyyineler (gayet açık bürhanlar,
mucizeler) verdik ve Onu Ruuhül kuds ile destekledik...(97)
Onlara
kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavm(ler)inin, İbrahim
kavminin, Medyen sahiblerinin, mütefikelerin haberi de gelmedi mi?
Peygamberleri onlara apaçık mucizeler (beyyinat) getirmiştir.
(İnanmadıkları için tamamen helak oldular.) Demek ki Allah
onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.(98)
Elini
yakanın içine sok. Afetsiz bembeyaz olarak çıkacaktır o.
Korkudan (kanat gibi açılan) ellerini kendine (birbirine) kavuştur
(korkma). İşte bu iki mucize, Firavna ve cemaatine Rabbinden iki
bürhandır.(99)
Nübüvvet
iddiasında bulunan kimselerin elinde; Allahû Teâla (cc)nın lütfû ile
gerçekleşen Mucize; bütün insanları aciz bırakacak nitelikte
olmak zorundadır. Ta ki bütün insanlar; o kimsenin nübüvvetini tasdik
hususunda hiçbir şüpheye kapılmasınlar, veya tasdik etmezlerse
ellerinde hiçbir hüccet kalmasın.
Resûl
ve Nebi kelimeleri üzerinde kısaca duralım. Risâlet göndermek
manasına olan İrsal den isimlidir. Er Resûl mübalağa
sigasıdır. Çok defa gönderilmiş veya elçilik görevi
uzadığından, gidip-gelip görüşmesi defalarca vûku
bulmuş manasına gelir. Resûl; kendisini gönderenin devamlı
haberlerini bekleyen ve alan demektir.(100) Nebi, haber manasına gelen
En-Nebe kökünden türemiştir. Haber veren manasına gelir.
İslâmi ıstılâhta; Allahû Teâla (cc)nın kendisine vahyettiği
ve tebliğe memur kıldığı kimseye nebi denir tarifi
esas alınmıştır.(101) Resûl ile nebi arasında; Allahû
Teâla (cc)nın vahyine muhatab olma noktasında bir fark yoktur. Ancak
önemli fark şuradadır: Resûl; Allahû Teâla (cc)nın kendisine vahyederek
tebliğe memur kıldığı, kendisine kitab ve yeni bir
şeriat verdiği kimsedir.(102) Nebi ise Allahû Teâla (cc)nın
kendisine vahyettiğinden insanları haberdar eden, fakat kendisinden
önceki bir Resûlün şeriatı ile amel eden ve insanlara bunu izah
edendir. Muayyen mevzularda kendisine hususi haberler de
vahyedilir.
Kuran-ı Kerimde: Öyle
peygamberler (gönderdik ki) kıssalarını hakikat önceden sana
bildirdik. (Yine) Öyle peygamberler (gönderdik ki) sana onların
kıssalarını haber vermedik(103) buyurulmaktadır. Dolayısıyla
Kuran-ı Kerimde ismi zikredilsin veya zikredilmesin bütün peygamberlere
iman etmek farzdır. Ancak Kuran-ı Kerimde ismi zikredilen
peygamberlerden herhangi birisini inkâr (Vahyi inkar olacağı için)
insanı küfre sürükler. Zira Kuran-ı Kerimin herhangi bir Ayet-i
Kerimesini inkâr etmek, tamamını inkâr etmek hükmündedir.
Kuran-ı Kerimde ismi zikredilen peygamberler şunlardır: Hz. Adem (as), Hz. İdris (as), Hz. Nuh (as), Hz. Hûd (as), Hz. Salih
(as), Hz. İbrahim (as), Hz. Lût (as), Hz. İsmail (as), Hz. İshak
(as), Hz. Yakûb (as), Hz. Yusuf (as), Hz. Eyyüb (as), Hz. Şuayb (as), Hz.
Musa (as), Hz. Harun (as), Hz. Davûd (as), Hz. Süleyman (as), Hz. İlyas
(as), Hz. Elyasa (as), Hz. Zülkifl (as), Hz. Yunus (as), Hz. Zekeriya (as), Hz. Yahya (as), Hz. İsa (as) ve Hatemül Enbiya Hz. Muhammed (sav)dir.
Bunların dışında Kuran-ı Kerimde zikredilen
Zülkarneyn, Üzeyr ve Lokman hususunda; Nebi mi, yoksa Veli mi olduğu
noktasında ihtilaf vardır. Bunların da tevhid mücadelesinde
büyük görevler yüklendiği aşikârdır. Müminler; Allahû Teâla
(cc)nın kitabında zikrettiği bu kimselerin tamamına
(Herhangi bir ayırım yapmadan) inanırlar. Zira İslâm dini,
Hz. Adem (as)le birlikte başlamıştır.
PEYGAMBERAN-I
KİRAMIN SIFATLARI
Allahû Teâla
(cc)nın, kendilerine vahyettiği kimseler; diğer insanlardan
bazı vasıflarla ayrılırlar. Elbette peygamberler de insan
olmaları hasebiyle; yerler, içerler, sıhhatli ve hasta olurlar,
evlenirler. İhtiyarlık ve ölüm onların başına gelir.
Ancak, Risâlet görevinin ağırlığı ile, bazı üstün
sıfatlara haizdirler. Şimdi kısaca bu sıfatlar üzerinde
duralım.
SIDK (Doğruluk):
Peygamberler her hususta
mutlaka doğruyu söylerler ve kendilerinden asla yalan sadır olmaz.
Malûm olduğu üzere Resûl-i Ekrem (sav) kendisine vahiy gelmeden önce de;
çevresinde doğruluğu ile maruftu. Herkes onun için Muhammedül
Emin diyorlardı. İslâma düşmanlığı ile
meşhir Ebû Cehil bile Resûl-i Ekrem (sav)e hitaben Biz sana yalancı
demiyoruz. Çünkü senin ne kadar emin sadık olduğunu hepimiz
biliyoruz. Biz ancak Allahın ayetlerini inkâr ediyoruz(104)
demiştir. Nitekim bunun üzerine Kuran-ı Kerimde: (Habibim) Şu
hakikati çok iyi biliyoruz ki, onların söyleyegeldikleri (sözler) seni
herhalde tasaya düşürüyor. Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar,
fakat o zalimler bile bile Allahın ayetlerini inkâr ediyorlar(105)
buyurulmuştur. Nitekim Bizans Kralı Heraklius, Ebû Süfyan b. Harbe:
- Şu söylemiş olduğun şeyi (Peygamberlik
davasını) söylemeden önce, hiç onu yalanla itham ettiğiniz,
suçladığınız olmuş muydu? sualini sorar. Ebû Süfyan
b. Harb: - Hayır cevabını verir.(106) Dikkat edilirse; Ebû
Cehil ve Ebû Süfyan o dönemde, Mekkenin en önde gelen şahsiyetleridir.
Esasen bütün peygamberler; tebliğ görevinden önce de çevrelerinde
doğruluklarıyla maruf olan kimselerdir. Mekke müşriklerinden
bir gurubun Kuran-ı Kerimi, Hz. Peygamber (sav)in uydurduğunu
iddia etmeleri üzerine Allahû Teâla (cc): Eğer (Peygamber
söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden
uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini)
alıverirdik. Sonra da hiç şüphesiz onun kalb damarlarını
koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de
olamazdınız. Şüphesiz ki O (Kuran) takva ehli için kati bir
öğüttür(107) hükmü ilahisini beyan buyurmuştur.
Dolayısıyla bütün peyamberler ilahi bir murakebe
altındadırlar ve her hususta sadıktırlar
EMANET:
Peygamberler emindirler.
Gerek din, gerekse dünya hususunda her türlü itamada şayandırlar.
Allahû Teâla (cc)nın emirlerini ve yasaklarını ziyadesiz ve
noksansız olarak tebliğ etmişlerdir. Kuran-ı Kerimde: O
(peygamberler) Allahû Teâla (cc)nın gönderdiklerini tebliğ edenler,
Ondan korkanlar, Allahtan başka kimseden çekinmeyenlerdir. Hesap görücü
olarak Allah yeter(108) buyurulmuştur. Peygamberlerin vahye ihanet
etmeleri veya gizlemeleri asla ve asla düşünülemez. Resûl-i Ekrem (sav):
Allahû Teâla (cc)nın emretmiş olduğu hiçbir şey yoktur
ki, size emretmiş olmayayım. Allahû Teâla (cc)nın
sakındırdığı hiçbir şey yoktur ki, sizi ondan
sakındırmış olmayayım(109) buyurarak meselenin ehemmiyetini
beyan etmektedir.
FETANET:
Peygamberler
akıllı, zeki ve kuvvetli rey sahibi olan kimselerdir. Akıl
noksanlığı, ahmaklık veya herhangi bir hastalık
sebebiyle kavrama güçlerinin zaafa uğraması gibi hallerden
münezzehtirler.(110) Zira; heva ve heveslerine kapılarak Allahû Teâla
(cc)ya karşı isyana yeltenen tağuti güçlerin bütün
iddialarını ortadan kaldırmakla görevlendirilmişlerdir.
Vahyi dosdoğru tebliğ için bu husus zaruridir. Nitekim Kuran-ı
Kerimde buna delâlet eden birçok Ayet-i Kerime vardır: Allah kendisine
mülk (ü saltanat) verdiği için (şımararak) İbrahim ile
Rabbi hakkında çekişeni (Nemrudu) görmedin mi? Hani İbrahim: -
Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür deyince o (Nemrud): - Ben de diriltir,
öldürürüm demişti. İbrahim: - Allah güneşi doğudan
getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir deyince inkâr eden o kâfir
şaşırıp (ve tutulup) kalmıştır. Allah
zalimler gürûhunu muvaffak etmez.(111)
İSMET:
Peygamberler masumdurlar.
Kendilerine vahiy gelmeden önce de sonra da, küfürden ve şirkten
korunmuşlardır. Onların herhangi bir şekilde günah
işlemeleri de sözkonusu değildir.(112) İmam-ı Maturidi
(rha) Kuran-ı Kerimden: (Akıllarınca) Onlar sana
vahyettiğimizden başkasını uydurup, bize (atf ve) iftira
edesin diye seni bile bile hemen fitneye düşürecekler. O takdirde seni
(candan) dost edineceklerdi.(113) Ayet-i Kerimesini zikrederek; Allahû Teâla
(cc)nın Resûl-i Ekrem (sav)e en ufak bir masiyetin dahi gelmesine meydan
vermediğini kaydediyor.(114) İslâm ulemâsının büyük bir
çoğunluğu; Kuran-ı Kerimde peygamberlere atf edilen zenbin
günah manasında olmadığı hususunda ittifak
etmiştir.(115) Zira Zenb kasden veya şehven işlenmiş
günahtır. Peygamberler ise bundan Allahû Teâla (cc)nın lütfû ile
korunmuşlardır. Zelle de günah manasında değildir.
TEBLİĞ:
Peygamberler; Allahû Teâla
(cc)nın bütün emir ve nehiylerini, insanlar arasında hiçbir
ayırım gözetmeksizin (Zengin, yoksul, siyah, beyaz vs.) tebliğle
memurdurlar. Kuran-ı
Kerimde: Ve O kendi heva ve hevesinden söz söylemez. O (Kuran ve din
hususundaki emri) ilkâ edilegelen vahiyden başka birşey
değildir(116) buyurulmuştur. Kuran-ı Kerimdeki
Kıssalardan da anlaşılacağı üzere; peygamberler
tebliğ hususunda her türlü çileye katlanmışlardır. Zira
Tebliğden maksad; Allahû Teâla (cc)nın emir ve nehiylerini kati
hüccetlerle insanlara ulaştırmak ve onların kıyamet gününde
(Bizim bundan haberimiz yoktu) şeklinde mazeret ileri sürmelerini önlemektir.
Nitekim Kuran-ı Kerimde: Biz bir peygamber göndermedikçe azab
etmeyiz(117) buyurulmuştur. Yine bir başka Ayet-i Kerimede: Senin
Rabbin memleketlerin ana merkez(ler) ine, karşılarında
ayetlerimizi okuyacak bir peygamber gönderinceye kadar, o memleketleri helak edici
değildir ve biz ahalisi zalim olan memleketlerden başkasını
helak edici değiliz(118) hükmü beyan buyurulmuştur.
Kuran-ı
Kerimde: O peygamberler (yok mu?) biz onların kimine kiminden üstün
meziyetler verdik. Allah onlardan biri ile söyleşmiş, birini de
birçok derecelere yükseltmiştir. Meryemin oğlu İsaya o
beyyineleri biz verdik ve onu ruhul-kuds ile destekledik. Eğer Allah
dileseydi, onların arkasındaki ümmetler, kendilerine o apaçık
bürhanlar (mucizeler) geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat
ihtilafa düştüler. Neticede onlardan kimi iman etti, kimi küfre
saptı(119) buyurulmaktadır. İmam-ı Maturidi (rha) bu
Ayet-i Kerimede geçen Biz onların kimine kiminden üstün meziyetler
verdik hükmünü, peygamberlerin görevlerinin önemi ve kapsamıyla
açıklamaktadır. Bazıları insanların ve cinlerin
tamamına peygamber olarak gönderilirken, bazıları sadece kendi
kavimlerine veya belli bir guruba gönderilmişlerdir.(120) Resûl-i Ekrem
(sav)in bütün alemlere rahmet olarak gönderildiği de kati nasslarla
sabittir. Fahrüddin-i Razi; bu husustaki hükümleri esas alarak, Resûl-i Ekrem
(sav)in en efdal olduğunu ve bu hususta icmanın teşekkül
ettiğini kaydediyor.(121) Şurası muhakkaktır ki; müminler,
bütün peygamberlere kati olarak inanırlar.
Allahû
Teâla (cc)nın peygamberler gönderdiğini; kalb ile tasdik ve dil ile
ikrar etmesine rağmen, peygamberlerden bir kısmını inkâr
eden kimse kâfirdir.(122) Bu sebeble; Hz. Adem (as)den beri gönderilen
peygamberleri kabul etmekle birlikte, Hz. İsa (as) ve Resûl-i Ekrem
(sav)i peygamber olarak kabul etmeyen yahudiler küfre düştükleri gibi,
Resûl-i Ekrem (sav)in peygamberliğini inkâr eden Hristiyanlar da küfre
düşmüşlerdir.