İMAN
NEDİR?
Önce
kelime üzerinde duralım. Arapça mütehassısları; iman kelimesinin
emn veya eman kökünden türemiş bir mastar olduğu hususunda
müttefiktirler.(25) Lugat manası: Doğrulamak, tasdik etmek veya bir
kimseye yahud da bir şeye inanıp güvenmek demektir.(26)
İmanın türkçe karşılığı olan inanmak
kelimesinde de aynı mahiyeti sezmek mümkündür. İslâmi
ıstılâhta iman; Allahû Teâla (cc)nın indirdiği hükümleri
kalben tasdik etmektir. Yani Resûl-i Ekrem (sav)in; Allahû Teâla (cc)nın
katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin hepsini
kati olarak tasdik etmek ve bunu ikrar etmektir.
İMAN İLE AMEL ARASINDAKİ MÜNASEBET
Ehl-i
Sünnetin müctehid imamları; imanın bir bütün olduğu hususunda
ittifak etmişlerdir. İman, amelden bir cüz değildir.
İmam-ı Azam Ebû Hanife El Vasiyye isimli eserinde: Sonra amel
imandan, iman da amelden başkadır. Çünkü çoğu zaman müminden
amel yapma mükellefiyeti kalkabilir. Amel kalktığı zaman, iman
da kalkar denilmesi caiz değildir. Zira hayız halindeki bir
kadından; o hal içerisinde iken, namaz kalkar. Böyle bir kadın için
iman da kendisinden kalkar diyemeyiz. Yahut
kendisine imanı da terketmesi emredilir denilemez. Yine fakire zekat
yoktur denilir, fakat fakire iman gerekli değildir denilemez. Eğer
iman amelden bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde
imanın da düşmesi gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir(34)
diyerek, bu inceliği ifade etmiştir.
Kuran-ı Kerimde: Kim
Allaha iman eder ve salih ameller (ve hareketler) de bulunursa (Allah) onu
altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar(35) buyurulmaktadır.
Burada Allahû Teâla (cc) imanı amelden ayırmış ve insana
amelden ayrı olarak mümin demiştir. Ayrıca Ayet-i Kerimede
Salih amel işleyen cümlesi, İman eden cümlesine
atfedilmiştir. Arapça gramerinde; ancak ayrı manada olan şeyler
birbirine atfedilir. Binaenaleyh ayette geçen imandan maksad, kalb ile tasdiktir.
Bundan başka amelin imana dahil olduğu kabul edildiği takdirde,
amelle ilgili hükümlerde olduğu gibi, iman esaslarında da neshin caiz
olması gerekirdi. Oysa imanla ilgili konularda böyle bir şeyin
sözkonusu edilmesi imkansızdır. Bu da gösteriyor ki, iman ile amel
ayrı ayrı şeylerdir.(36)
Ancak
herhangi bir amelin makbul olabilmesi için iman şarttır. Nitekim
Kuran-ı Kerimde: Kim bir mümin olarak iyi ve güzel amellerde bulunursa
o ne artırılmasından, ne eksiltilmesinden endişe etmez(37)
buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerimede, amelin makbul olabilmesi için
imanın şart olduğu belirtilmiştir. Meşrutun (yani
amelin) şartta (yani imanda) olamıyacağı
aşikardır. O halde iman ve amel ayrı ayrı şeylerdir.
İmam-ı
Maturidi: Günah işleyenler günahları sebebiyle imandan
çıkmazlar. Çünkü haber-i mütevatirle sabit olan husus, büyük
günahların bağışlanma ihtimalinin bulunduğudur.
Büyüğü bağışlanınca, küçüğünün
bağışlanma ihtimali daha evladır(38) hükmünü zikrediyor.
Aliyyül Kari: Ne kadar büyük olursa olsun, helal olduğuna
inanmadıkça hiçbir müslümanı, işlediği herhangi bir günah
sebebiyle tekfir etmeyiz(39) demektedir. Bütün bunlar, iman ile amelin
ayrı ayrı şeyler olduğunu göstermektedir.
İman
kalb ile tasdik olduğu için; hakikati ve mahiyeti fazlalık veya
noksanlık kabul etmez. İmam Ömer Nesefi: Amel ve taatler esas
itibarıyla (günbegün, anbean) artış gösterir. Halbuki iman ne artar, ne de eksilir(40) hükmünü zikreder.
Şurası da unutulmamalıdır ki; Allahû Teâla (cc)ya kulluk
ve salih amel hususunda ihlaslı olan kimselerin imanı kuvvetli, bu
hususlarda laubalilik gösteren kimsenin imanı zayıf olur. Meselâ;
müminlerden herhangi bir kimsenin imanı Resûl-i Ekrem (sav)in veya Hz.
Ebu Bekir (ra)in imanı kadar tahkik ve yakin değildir.(41)
Dolayısıylâ İlmel yakin, Aynel yakin ve Hakkal yakin
arasında derece farkları mevcuddur.
İMANIN RÜKÜNLERİ
İman yalnız kalben
tasdik midir, yoksa ikrarla beraber kalbî tasdik midir? suali çerçevesinde
farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn-i Abidin Hanefilerin ekserisine göre; tasdikle beraber
ikrardır. Muhakkıklara göre yalnız tasdiktir. İkrar ise
dünya ahkamının icrası için şarttır. İkrarı
imanın rüknü kabul etmeyenler şunun üzerinde ittifak
etmişlerdir. Kalbiyle tasdik eden kimseden her ne zaman diliyle ikrar
etmesi istenirse, ikrar etmesinin lazım olduğuna inanmalıdır(27)
hükmünü zikreder. İmam-ı Azama (rha) göre; gerçek iman kalbî
tasdikten ibarettir. (28) Zira dil ile ikrar ettikleri halde, kalben tasdik
etmeyen münafıklar, kafir hükmündedir. Nitekim Kuran-ı Kerimde:
İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri iman etmiş
olmadıkları halde, Allaha ve ahiret gününe inandık derler.
Halbuki onlar inanıcı (insan)lar değildir.(29) Yine Ey
Peygamber, kalbleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla
inandık diyenlerle, yahudilerden o küfür içinde (alabildiğine) koşuşanlar
seni mahzun etmesin(30) buyurulmuştur. Dikkat edilirse, bu Ayet-i
Kerimelerde; dilleriyle inandıklarını iddia eden, fakat kalbî
tasdik bulunmayan kimselerin hali izah edilmiştir.(31)
Resûl-i Ekrem (sav)in: İnsanlar Allah (cc)dan başka ilah yoktur
deyinceye kadar (onlarla) cihada memur oldum. Şimdi her kim Allah
(cc)dan başka ilah yoktur derse canını ve malını
benden korumuş olur. Ancak hakkı ile olursa (yani kalben de tasdik
ederse) ne ala!... Aksi durumda (Sadece dille söyler, kalben inanmazsa)
hesabı Allahû Teâla (cc)ya kalmıştır(32) buyurduğu
bilinmektedir. İmam-ı Muhammed (rha) bu Hadis-i Şerifi
zikrettikten sonra: Netice olarak bir kimse malum olan şirk
itikadının hilafı olan tevhidi ikrar ettiği zaman
İslâma girişine hükmolunur. Çünkü gerçek itikadını (Kalbi
durumunu) tesbit etme imkanımız yoktur. Neyi ikrar ettiğini
duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz(33) demektedir. Sonuç olarak;
imanın asli rüknü kalbi tasdiktir. İslâmî bütün hükümleri kalben
tasdik eden kimse mümindir. Dünya ahkâmının icrası
açısından zaruri olan rüknü ise; dil ile ikrar etmektir. Eğer
bir kimse kalben tasdik eder; bu tasdiki dili ile ikrar etmezse, hali
insanlarca meçhul kalır. Tabii dil ile ikrar için herhangi bir ehliyet
arızası (Dilsiz olma veya ikrah-ı Mülci gibi) bulunmamalıdır.
İCMALİ VE
TAFSİLİ İMAN
Resûl-i Ekrem (sav)in
tebliğ ettiği İslâmî esasların tamamına, hiçbir
tafsilat gözetmeden inanmaya İcmali iman denir. Bu da Kelime-i Tevhid ve
Kelime-i Şehadette ifadesini bulmuştur. Lâ ilâhe (ilah yoktur), İllâllah
(Yalnız Allah (cc) vardır) Muhammedür-Resûlullah (Muhammed (sav)
onun resûlüdür) diyen ve bunu kalbi ile tasdik eden her mükellef,
müslümandır. Akil ve baliğ olan her insana; Kelime-i Tevhid ve
Kelime-i Şehadette ifadesini bulan icmali imana sahip olmak farzdır.
Allahû Teâla (cc)ya, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere, bunların
mahiyetlerini bilerek kati olarak iman etmeye Tafsili iman denilir.
İMANIN SAHİH VE
KABULE ŞAYAN OLMASININ ŞARTLARI
İman ölüm
döşeğinde iken; yeis ve ümitsizliğe kapılarak vâki
olmamalıdır. Kuran-ı Kerimde: Azabımızın
şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine faide verecek
değildir(42) buyurulmaktadır. İbn-i Abidin: Hak olan
mezheplere göre, ölüm döşeğinde can çekiştiren kafirin
imanı ile, kendilerini yok edecek azabı gördüklerinde iman eden
kafirlerin imanı faide vermez(43) hükmünü zikreder. Tıpkı
Firavnın boğulma anında iman ettiğini ilan etmesi gibi!..
Mümin; Zarûret-i
Diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ
bir kimse; Allahû Teâla (cc)nın varlığına, birliğine,
kitaplarına, meleklerine, ahiret gününe ve peygamberlerine iman
ettiğini ikrar etse, ancak Resûl-i Ekrem (sav)in peygamberliğine
inanmadığını beyan etse, böyle bir iman sahih
değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzi (Cüzlere ayrılmayı)
kabul etmez. Yine Kuran-ı Kerime inandığını beyan
eden bir kimse; Onun herhangi bir Ayet-i Kerimesini yalanlasa, bu kimse
mümin değildir. Çünkü Kuran-ı Kerimden olduğu sabit olan
herhangi bir Ayet-i Kerimeyi inkâr etmek küfürdür.(44) Bu noktada: - Efendim
çoğuna inanıyor ya? diye itirazda bulunulamaz. Zira Kuran-ı
Kerim; Allahû Teâla (cc) katından Cebrail vasıtasıyla ve vahiy
yoluyla indirilmiştir. Bir Ayet-i Kerimeyi yalanlamak; vahyi yalanlamak
hükmündedir.
İslâmi hükümlerin
tamamını tasdik etmek; delâlet-i ve subuti kati olan nassları
hafife almamak, alay etmemek ve eda etme hususunda gayretli olmak da
şarttır. Hayatı boyunca iman üzere olan bir kimse, ömrünün
sonunda irtidat ederse ebedi azaba müstehak olur. Dolayısıyla
müminler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile
karşılaştıkları zaman ileri-geri herhangi bir söz
söylemeden: Allahû Teâla (cc) ve Resûl-i Ekrem (sav) nasıl
bildirmişse öyledir demelidirler.